

Gündelik hayatın içinde tekrar ettiğimiz birçok küçük davranışın, bir zamanlar hayatımıza değmiş insanların bizde bıraktığı izler olduğunu hepimiz bir noktada fark etmişizdir. İnsan, karşılaştığı herkesin küçük parçalarını içinde taşıyan canlı bir arşivdir. Bize iyi gelenlerden de canımızı acıtanlardan da parçalar taşırız. Kimi izler bir ev hissi verirken, kimileri uzun zamandır taşıdığımız için kendimizin sandığımız yükler haline gelir. Bir zamanlar bizi koruyan bir davranış bugün bizi sınırlıyor; çocukken kabul görmek için geliştirdiğimiz bir alışkanlık yetişkinlikte bizi kendi ihtiyaçlarımızdan uzaklaştırıyor olabilir. Dolayısıyla, belki de asıl soru, bizde kimlerden ne kaldığı değil; bize kalan hangi parçaların hala bugünkü hayatımıza ait olduğudur. Hangileri bizi besliyor, hangileri hareket alanımızı daraltıyor? Peki biz bize kalan hangi parçaları taşımaya devam edeceğiz?
Bizim sandığımız parçalar nereden geliyor?
Bize kalan parçaların ilk katmanları çoğunlukla çocuklukta oluşur. Henüz kendimizi, ilişkileri ve dünyayı bağımsız biçimde anlamlandıramadığımız yıllarda ailemiz yalnızca bakım verenlerimiz değil, hayatın nasıl yaşandığını gözlemlediğimiz ilk örnektir. Evde sevginin nasıl gösterildiği, öfkenin nasıl ifade edildiği, hatalara ne kadar alan açıldığı, ihtiyaçların dile getirilip getirilemediği ve çatışmaların nasıl çözüldüğü; zamanla bizim de kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin temelini şekillendirir. Öte yandan bize kalanlar yalnızca yaralayıcı izler değildir. Birinin bizi sabırla dinlemesi, başarısız olduğumuzda sevgisini geri çekmemesi, korktuğumuzda yanımızda kalması ya da merakımızı desteklemesi de içimizde bir güven duygusuna dönüşebilir. Yetişkinlikte kendimize gösterdiğimiz şefkatte, zor bir anda kurduğumuz sakin bir cümlede ya da bir başkasına verdiğimiz güvende, çocukken bize iyi gelen bir ilişkinin izini taşıyor olabiliriz. Böylece aile içinde başlayan bu aktarım, hem kırılganlıklarımızın hem de dayanıklılığımızın görünmeyen zeminini oluşturur.
Hayatımıza yeni insanlar girdikçe bu zemin de şekillenir; arkadaşlıklar ve romantik ilişkiler aracılığıyla genişler, değişir ve zaman zaman yeniden yazılır. Arkadaşlıklar, aile dışında kim olduğumuzu gözlemlediğimiz, farklı bakış açılarıyla karşılaştığımız ve kendimize dair başka ihtimalleri keşfettiğimiz alanlardan biridir. Bir arkadaş bize daha cesur olmayı, sınır koymayı, kendimizle daha şefkatli bir yerden ilişki kurmayı ya da yıllardır doğru sandığımız bir düşünceyi sorgulamayı öğretebilir. Fakat aynı ilişkilerde ait olabilmek için susmayı, uyum sağlamak adına kendi sesimizi kısmayı veya reddedilmemek için istemediğimiz şeylere evet demeyi de öğrenebiliriz. Romantik ilişkilerde ise geçmişte edindiğimiz bağlanma biçimleri, terk edilme korkuları, güven ihtiyacı ve sevilmeye dair inançlarımız daha görünür hale gelir. Dolayısıyla, bugün “Ben böyleyim” dediğimiz pek çok özelliğin ne kadarının mizacımıza, ne kadarının ilişkilerden taşıdığımız izlere ait olduğunu ayırt etmek her zaman kolay olmayabilir. Sessizliğimiz gerçekten karakterimizin bir parçası mı, yoksa konuştuğumuzda duyulmadığımız zamanlardan mı kaldı? Her şeyi kontrol etme ihtiyacımız doğamız mı, yoksa belirsizliğin geçmişte yarattığı güvensizliğe karşı geliştirdiğimiz bir savunma mı?
Her parçayı taşımak zorunda mıyız?
Geçmiş ilişkilerimizin bugün üzerimizde nasıl etkiler bıraktığını görmek, hayatımızdaki bütün zorlukların sorumluluğunu geçmişe yüklemek anlamına gelmez. Elbette çocukken öğrendiğimiz davranışların, maruz kaldığımız ilişki biçimlerinin ve yıllar içinde yerleşen kalıpların üzerimizde güçlü bir etkisi vardır. Ancak bu etkiyi kabul etmekle onu değişmez bir kader olarak görmek aynı şey değil. “Ben böyleyim çünkü ailem böyleydi”, “İnsanlara güvenemiyorum çünkü daha önce incitildim” ya da “Kendimi hep geri plana atıyorum çünkü bana böyle öğretildi” demek, yaşadıklarımızın bugünkü halimiz üzerindeki payını anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat bu cümleler zamanla bir açıklama olmaktan çıkıp değişimin önünde duran engellere de dönüşebilir.
Geçmişten taşıdığımız bazı parçalar ise bugün değerlerimizi, ilişkilerimizi ve gündelik hayatımızı beslemeye devam edebilir. Dolayısıyla mesele, geçmişten gelen her şeyi reddetmek ya da kimliğimizi baştan yaratmaya çalışmaktan ziyade, bize kalanları birbirinden ayırabilmek; hangilerinin hayatımızda hala bir işlevi olduğunu, hangilerinin ise yalnızca tanıdık oldukları için bizimle kaldığını görebilmektir. Fark etmek bu nedenle bir suçlu bulma çabası değil, içimizde neyin nereden geldiğini anlama girişimidir. Neden sürekli onay aradığımızı, çatışmadan neden kaçındığımızı ya da yakınlık kurduğumuzda neden geri çekildiğimizi anlamadan bunları yalnızca “karakterimiz” olarak kabul edebiliriz. Öte yandan bazı davranışlarımızın bir zamanlar bizi korumak için geliştiğini gördüğümüzde, bugün hala aynı korumaya ihtiyaç duyup duymadığımızı da sorabiliriz. Belki bir zamanlar sessiz kalmak güvenliydi ama bugün sesimizi duyurabileceğimiz ilişkiler içinde olabiliriz. Belki kontrol etmek belirsizliği yönetmenin tek yoluydu ama artık destek istemeyi, beklemeyi ve güvenmeyi öğrenebiliriz. Bu sorular geçmişi değiştirmese de bugün vereceğimiz tepkiler için yeni bir hareket alanı açabilir.
Bize kalan hangi parçaları taşımaya devam edeceğiz?
Neyi yanımızda tutacağımıza karar verirken, taşıdığımız bir alışkanlığın, cümlenin ya da bakış açısının bugün hayatımızda nasıl bir etki yarattığına bakabiliriz. Bizi kendimize yaklaştırıyor mu, yoksa kendi sesimizden uzaklaştırıyor mu? İlişkilerimizde daha açık, daha şefkatli ve daha özgür olmamıza katkı sağlıyor mu? Zor zamanlarda bizi destekliyor mu, yoksa hareket alanımızı daraltıyor mu? Bir parçanın bize iyi gelip gelmediğini, nereden geldiğinden çok bugün hayatımızda nasıl bir karşılık bulduğuna bakarak anlayabiliriz. Bir zamanlar başka birinden öğrendiğimiz bir davranış, zaman içinde değerlerimizle birleşmiş ve gerçekten bize ait bir seçim haline gelmiş olabilir.
Bu noktada başkalarının izlerini taşımakla, hayatımızı onların bıraktığı biçimde sürdürmek arasındaki farkı görmek önemlidir. Hayatımıza dokunan insanların bizde bıraktıkları izleri bütünüyle silmemiz mümkün olmadığı gibi, buna ihtiyacımız da olmayabilir. Onlardan öğrendiğimiz cesareti, merakı ya da gündelik hayatımıza karışan küçük bir ritüeli yanımızda tutabiliriz. Ancak başkasından gelen bir parçayı taşımaya devam etmek, onun değişmeden kalması gerektiği anlamına da gelmez. Onu kendi ihtiyaçlarımıza, değerlerimize ve bugünkü gerçekliğimize göre şekillendirebiliriz. Böylece bize bırakılan şey, yalnızca geçmişin bir tekrarı olmaktan çıkar ve bilinçli biçimde sahiplendiğimiz bir seçime dönüşür.
Kısacası, geçmişten kalanları “iyi” ve “kötü” olarak kesin çizgilerle ayırmaktan çok, onlarla kurduğumuz ilişkiye bakarak yanımızda taşımak istediklerimizi seçebiliriz. Bazı parçaları olduğu gibi korumak, bazılarını yeniden yorumlamak, bazılarını ise artık bize hizmet etmedikleri için geride bırakmak isteyebiliriz. Bunu yapmanın yolu, gündelik hayatın içinde otomatikleşmiş tepkilerimize yakından bakmak; bu davranışların bizi bugün de koruyup korumadığını, değerlerimizle örtüşüp örtüşmediğini ve hayatımızda nasıl sonuçlar yarattığını sorgulamaktır. Bize iyi gelenleri bilinçli biçimde sahiplenebilir, artık ihtiyacımız olmayanları ise bir anda yok etmeye çalışmak yerine küçük ve farklı seçimlerle dönüştürmeye başlayabiliriz. Böylece değişim, geçmişimizi reddetmekten değil, bugün olmak istediğimiz kişiyi besleyen seçimleri gündelik hayatın içinde sürdürebilmekten doğar.










