RÖPORTAJ: BURCU ERBAŞ

Günlerdir süren orman yangınlarından her birimiz farklı biçimlerde de olsa, negatif şekilde etkilendik. Felaketi direkt olarak yaşayan ve tarif edilemez acılar yaşayan birçok kişinin yanı sıra üzüntü, korku, kızgınlık ve çaresizlik duygularına boğulmuş diğer bir kısmımız günlük hayatlarına; işlerine, sorumluluklarına devam etmek zorunda kaldı. Neredeyse kimsenin hissettiği bu duyguları yaşayacak alana ve süreye erişimi olmadığı için ülkece bir kez daha iyileştiremediğimiz bir toplumsal travma alma riski ile karşı karşıyayız. Tam da bu noktada Uzman Psikolog Esra Yatağan’a hem bireysel hem de toplumsal olarak duygusal dayanıklılık (resilience) kasımızı geliştirmenin travmatik olaylar ile başa çıkmada neden çok önemli olduğunu sorduk.


Toplum olarak geçtiğimiz bu zorlu süreçte giderek baskınlaşan çaresizlik, üzüntü, öfke gibi olumsuz duygular ile nasıl başa çıkabiliriz? 

Başlangıç olarak, toplum ve birey olarak geçtiğimiz bu zorlu süreçlere neden travmatik olay diyoruz, belki bununla başlamak nasıl bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamamız ve bu zeminde daha rahat konuşabilmemiz bakımından çok daha kolay olacaktır. 

Travmatik olaylar; beklenmedik ya da ani olarak gelişen, günlük hayatı aksatan, duygu durumumuzda genellikle olumsuz etki bırakan ve devam eden hayatımızın sürmesini tehdit eden olaylar olarak özetlenebilir. Yani beklenmedik olması dolayısıyla hazırlıksız, günlük hayatı aksatması ile rutini kıran, duygu durumumuzu etkilemesi yönüyle bir şekilde ruhsal, bedensel ve sosyal dinamiğimizin merkezine oturan olaylardan bahsediyoruz.

Bu gibi durumlara karşı bir duvar gibi dimdik durmak, yokmuş gibi davranmak, aşırı duyarlı olarak içinde kaybolmak çok da sağlıklı olmayan etkilenme şekillerinden bazıları. Bunun yanı sıra böyle zamanlarda hissettiğimiz çaresizlik, üzüntü, öfke gibi duygular, dönemlik motivasyon kayıpları, durma ya da yavaşlama ihtiyaçları çok sık rastladığımız ve aslında bir şekilde olmasını da normal kabul ettiğimiz etkiler.

Dolayısıyla bu duyguları hissettiğimizde ya da motivasyon kayıplarıyla gün içerisinde zorlandığımızda bununla savaşmak yerine, bu duyguların normal olduğunu kabul etmek daha sağlıklı bir sürecin kapısını aralayacaktır. 

Ayrıca, bu gibi toplumsal olaylarda doğru bilgiye ulaşmayı önemseme, günlük haber akışında kısa molalar açma, bizi mutlu ya da motive eden bir alışkanlığımıza sarılma, aktif olarak rol alabileceğimiz sivil toplum kuruluşlarına ya da gönüllü hizmetlere maddi ya da manevi destek olmak bu olaylarla başa çıkma gücümüzü artırırken, duygusal olarak sıkışıklık hissinden de kurtulmamıza destek olacaktır.

Sadece şu an değil, sürekli olarak birçok makro ve mikro stres faktörü ile yaşadığımız modern yaşamda duygusal dayanıklılık kasımızı geliştirmek neden çok önemli? 

Travmatik olaylar her bir bireyde farklı etkiler gösterebilir, kimimiz daha hafif kimimiz daha ağır, kimimiz daha kısa süreli, kimimizde daha uzun süreli etkilerini hissedebiliriz. Bununla birlikte pasif duruştansa, aktif davranış tutumunun hem bireysel durum, hem de topluma yarar açısından daha etkili olduğunu kabul etmek gerekiyor. 

Unutmayalım ki kırılganlık aslında güçsüzlük ya da baş edememe durumu değildir. Kırılıp, incinip yine de umuda dair hala tohumlar taşıyabiliriz içimizde. Yani kısaca olan biteni gördükçe yakınmak, çaresizliğe gömülmek, başkalarını suçlamak yerine; birlikte hareket edebileceğimiz ekiplere katılmak, birbirine destek olabilecek küçük ya da büyük gruplar oluşturmak, bireysel olarak iyi hissettirecek etkinliklere yer açmak, yeni alışkanlıklar ya da konuyla ilgili sağlıklı bilgi edinmek, bireysel ya da toplumsal iyileşmeye karşı inancı güçlendirmek duygusal dayanıklılığımızı gelişmek adına önemli adımlardır.

Bireysel dayanıklılığı güçlendirmenin sosyal dayanışma üzerinde nasıl bir etkisi var? 

Burada birey ve toplum dayanışması ile ilgili iki yönlü bir etkiden bahsetmek istiyorum. Öncelikle biliyoruz ki hayat içerisinde tehdit altında hissettiğimiz zamanlarda ya savaşıyoruz, ya kaçıyoruz ya da donakalıyoruz. Tehdit derken de lütfen sadece somut olan doğal afetlerden, düşmanlardan, salgınlardan bahsetmiş olduğumu düşünmeyin, bunların dışında hayatımızdaki tehditlerin soyut olarak da başarısızlık, performans kaygısı, ayrılık gibi süreçleri de içerdiğini düşünebilirsiniz.

Polyvagal teorinin geliştiricisi Dr. Stephen Porges baş etme yöntemlerine bir pencere daha açıyor; biz gelişkin memelilerin tehditler karşısında hayatta kalabilmek için bir desteği daha var o da sosyalizasyon. Sosyal ilişki içerisinde olduğumuzda yani güvenli alanda kendimizi hissettiğimizde bedenen ve duygusal anlamda kendimizi korunmuş hissedip çok daha rahat regüle olabiliyoruz ve dengede kalabiliyoruz.

Bu sebeple de hem bireysel hem de toplumsal olarak birbirimizin dayanıklılığına hem de dayanışmasına ihtiyacımız var. Unutmayalım ki eğer görebilirsek, dokunabilirsek, duyabilirsek; içimizde her daim iyileşmeye dair bir inanç var. Bu bazen bireyden topluma, bazen de toplumdan bireye akarak yolunu buluyor.

Birebir travmaya maruz kalmayan toplumun geri kalanı bu süreçte yaşadığı olumsuz duygularla nasıl daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilir? 

Eğer bir topluluğun parçası isek kolektif tüm yaraların acısını bir şekilde duyumsayacağız. Çünkü biliyoruz ki direkt yaşanılan travma kadar, şahit olunan ya da bir şekilde haberdar olunan olaylarda bireyleri travmatize edebiliyor. Bu sebeple birebir travma karşısında yukarıda yazmış olduğum neleri yapıyorsak ikincil travmaya maruz kalmış herkes de aynı şeyleri yapmalı.

Özellikle ilk dönemde; kendi bireysel duygularını kabul eden bir yerde dururken, aktif olarak harekete geçebileceği alanları fark edip zamanı gelince bu alanlarda ilerlemeye çalışmalı.

Şu an içinde olduğumuz zorlu toplumsal süreçlerde durup yaşanılan olayların tüm etkilerini yaşamaya izin vermek neden çok önemli? Kendimize bu alanı tanımazsak ileride hem bireysel hem de toplumsal olarak ne gibi problemlerle karşılaşabiliriz? 

Modern hayatın bize getirdiği en büyük güçlüklerden bir tanesi de bu kadar olup bitenin içinde soluklanacak ya da bir süreliğine geri çekilip şöyle bir ne oluyor diye bakabilecek sürenin elimizde ya da kontrolümüzde olmaması sanırım.

Tüm bu olan bitenlerin içinde işine giden, okuluna giden, birinin bakımını üstlenen, bir şeylerin peşinde koşturan bireyleriz sonuç olarak. Es geçtiğimizi düşündüğümüz, etkilenmediğimizi sandığımız toplum olayları zaman içerisinde bedenimizde, duygusal tepkilerimizde ya da geleceğe dair kurduğumuz hayallerimizde çok başka şekillerde karşımıza çıkabilir. 



Uzm. Psk. Esra Yatagan

İzmir’de Karşıyaka Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra yüksek başarı burslu olarak Koç Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirmiştir. 2011 yılında yolculuğunun rotası İstanbul’dan Ankara’ya çevrilmiş ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde “Aile Psikolojisi” Yüksek Lisans Programı’nı “The Relationship between Pornography Consumption and Sexual Satisfaction Based On The Theory of Planned Behavior” konulu projesiyle...

DAHA FAZLASINI OKU

BLOOM SHOP