

Başarıyı hızla, görünürlükle ve sayılarla ölçmeye alıştığımız bu çağda, neyi kaybettiğimizi fark etmek giderek zorlaşıyor. Sürekli yetişmemiz gereken işler, yanıtlamamız gereken mailler ve almamız gereken kararlar arasında, aslında kendimizle kurduğumuz ilişkiyi askıya alıyoruz. Bu söyleşide, Evrim Kuran ile başarı ve vicdan arasındaki görünmez gerilimi, onun ardında bıraktıklarımızı ve daha sade, daha vicdanlı bir yaşamın mümkün olup olmadığını konuşuyoruz.


Başarıyı bu kadar merkezine koyan bir dünyada, aslında neyi kaçırıyoruz?
Başarıyı merkeze koyduğumuzda, anlamı kenara itiyoruz. Kazandıkça çoğaldığımızı sanıyoruz ama çoğu zaman sadece hızlanıyoruz. Bugün her işin, her mailin “acil”, her kararın “hayati” olduğu kolektif bir histerinin tam ortasındayız. Ama durup rasyonel bir gözle baktığımızda aslında hiçbir yere yetişmiyoruz. Sadece olduğumuz yerde, bir koşu bandının üzerindeyiz. Bu dünya “hız fetişizmi”ni sever. Ruhumuzu nefes nefese bırakan sahte aciliyetler üretir. Bir tekerleğin içinde sürekli koşan ama hiçbir yere varamayan farenin o beyhude çabasına modern yaşam demeye başladık. Yönsüz bir hızın başarıyla karıştırıldığı bir garip çağdayız. Asıl kaçırdığımız şey şu: Neye rağmen başarılı olduğumuz.
Bugünün başarı anlayışı sizce etik bir yaşamla ne kadar uyumlu?
Bugünün başarı tanımı sonuç odaklı ve sadece sayılarla ölçülüyor: Kaç kilo, kaç karat, kaç takipçi… Etik dediğiniz ise süreç odaklıdır. Sonuca bakarak alkışlanan birçok şey, sürece bakıldığında savunulamaz. Sade, yüksüz, bagajsız, yalın bir hayat vizyonu olan, Uruguay’ın efsanevi eski başkanı (ona Saraysız Başkan da derler) Jose Mujica’nın meşhur bir konuşması vardır, sık dinlerim; şöyle der: Bir şeyi satın aldığında ödemeyi parayla değil, o parayı kazanmak için yaşamından harcadığın zamanla yapıyorsun. Başarıyı kazanmak için harcadığımız değerlere de böyle bakalım.
İnsan doğayla bağını kaybetmeden önce, kendinden uzaklaşmış olabilir mi? Sizce bu kopuşun arkasında modern hayatın bize dayattığı hangi alışkanlıklar ve değerler var?
Modern hayat bize hız, karşılaştırma ve sürekli performans dayatıyor. Bu üçü birleşince insan, kendini ölçmeyi bırakıp başkalarıyla ölçmeye başlıyor. Orada kopuş başlıyor. Nietzsche şöyle demiş: “Doğayla baş başayken kendimizi öylesine rahat ve keyifli duymamızın nedeni, doğanın bizim hakkımızda bir görüşü olmayışıdır.” Doğanın bizim hakkımızda bir görüşü yok. Bizden bir talebi de yok. Onu görmezden gelsek de, incitsek de, kirletsek de, kaynaklarını ziyan etsek de, varını yoğunu cömertçe sunmaya devam ediyor bize. Doğa insan kadar vahşi değil. Doğa insan kadar sahte değil. Doğa insan kadar öngörülmez değil. İnsanın kalbi var, doğanın yok. Doğa insan kadar kalpsiz değil.
Vicdanlı seçimler yapmak sizce gerçekten dünyaya olan etkimizi değiştiriyor mu, yoksa bu daha çok bir rahatlatma mekanizması mı?
Vicdan bir rahatlatma mekanizması olamaz. Böyle olmak için fazla pahalı. Vicdan bir yön bulma biçimi. Ama tek başına yetmez. Vicdan, eyleme dönüşmediğinde sadece içsel bir teselli olur. Vicdan aynı zamanda mühim bir turnusoldur. Kalbinde gözü olmayanları, rehberi bozukları, aklı yasasızları yaşamınızdan elemenizi mümkün kılar.
Sizin düşünme biçiminizi en çok dönüştüren 3 kitap hangisi oldu?
Stefano D’anna’nın Tanrılar Okulu, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı ve Halil Cibran’ın Ermiş’i tüm zamanlarda rehberlerimdir.
Yoğun bir hayat temposunda kendi dengenizi nasıl koruyorsunuz?
Dengeyi çoğu zaman koruyamıyorum. Dengemin sıkça bozulduğunu kabul ediyorum. Dengemi bozanları gözlemlemeye, dengesizliğin anlamını kavramaya çalışıyorum. Yıllar önce okuduğum Ichiro Kishimi ve Fumitake Koga tarafından yazılmış The Courage To Be Disliked (“Beğenilmeme Cesareti” olarak Türkçe’ye çevrilse daha iyi olurdu ama kitap “Kendinle Savaşma Sanatı” şeklinde dilimize kazandırılmış) kitabından öğrendiklerimi sık ziyaret ediyorum. Bu kitapta yazarlar yaşamdaki tüm sorunların temelinin kişilerarası ilişkiler olduğunu söyler ve “separation of tasks” (görevlerin ayrılığı) kavramından bahseder. Buna göre, diğerlerinin görevlerine müdahale etmek ve üstlenmek yaşamı bir yük haline getirir. Zor bir yaşamı olanlar “Bu çizgiden itibaren bu benim görevim değil” sınırını öğrenmeliler. Hayatı basitleştirmenin ilk adımı budur. Dengemizi sık bozan şeyin başkaları tarafından beğenilme arzusu olduğunu sanıyorum. Bu kitaptan ve kendi yaşantımdan şunu öğrendim: Mutlu olmak cesareti beğenilmemek cesaretini de içerir. Diğerleri tarafından takdir edilmeye ihtiyacımız yok. Bu, ödül-ceza eğitiminin etkisiyle arayışta olduğumuz bir haldir. Diğerlerinin beklentilerini karşılamak için yaşamıyoruz.
Daha dengeli ve gezegenle uyumlu bir yaşam kurmak isteyen biri sizce nereden başlamalı?
İnsan hayatını değiştirmeye ölçülerini yoklayarak başlamalı. Çünkü neyi ölçüyorsak, ona dönüşüyoruz. Bugün gezegenle uyumsuz bir hayat yaşamamızın sebebi bilgisizlik değil. Hepimiz neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Ama yanlış cetvellerle ölçmeye devam ediyoruz. Daha çok tüketmeyi “ilerleme”, daha hızlı yaşamayı “verimlilik”, daha görünür olmayı “var olmak” sanıyoruz. O yüzden başlangıç noktası şurası olsa iyi olur: “Ben neyi doğru sanıyorum?” Gezegenle uyum dediğimiz şey, doğaya dönmek değil. Önce yanlış olanı normalleştiren zihinden çıkmak. Daha az tüketmek bir sonuçtur. Daha yavaş yaşamak bir sonuçtur. Daha sade bir hayat kurmak bir sonuçtur. Sebep nedir? Bence ölçüsüz yaşamak.









