

Gün içinde kendi hayatımızı yaşarken, bir yandan da başka hayatların içinden geçiyoruz. Telefonda gördüğümüz bir konser görüntüsü, arkadaşımızın tatilinden bir fotoğraf, LinkedIn’de karşılaştığımız bir kariyer duyurusu ya da hiç tanımadığımız birinin “hayatının en güzel anı” bize başka ihtimalleri hatırlatabiliyor. Bir süre sonra yalnızca ne yaptığımızı değil, neleri yapmadığımızı ve nerede olmamız gerektiğini de düşünmeye başlayabiliyoruz. Peki gerçekten kaçırdığımız bir şey mi var, yoksa artık çok daha fazlasını aynı anda görebildiğimiz için mi böyle hissediyoruz? FOMO’ya biraz daha yakından baktığımızda, konunun yalnızca bir etkinliği ya da fırsatı kaçırmaktan ibaret olmadığını görüyoruz.
FOMO nedir?
FOMO’yu (Fear of Missing Out), Türkçeye “gelişmeleri kaçırma korkusu” olarak çevirebiliriz. Başkalarının bizden bağımsız olarak keyifli deneyimler yaşadığı, fırsatlardan yararlandığı veya hayatlarında önemli gelişmeler olduğu düşüncesiyle bunların dışında kalmaktan duyduğumuz endişeyi ifade ediyor. Yalnızca bir etkinliği ya da fırsatı kaçırma korkusuyla sınırlı kalmayan FOMO, başkalarının deneyimlerini takip ettikçe kendi hayatımızda neleri kaçırdığımızı sorgulamamıza ve başka ihtimallere yetişme isteği duymamıza da neden olabiliyor. Bu yetişme duygusunu da sosyal ağlarda daha fazla vakit geçirerek gideriyor olabiliriz. Dışarıda yaşanan bu sosyallikten dışlanma hissini yatıştırmak için sosyal ağımızla sürekli bağlantıda kalma ve bildirimleri sık sık kontrol etme dürtüsü hissedebiliriz.
Bu endişenin günümüzde bu kadar yaygınlaşmasının en önemli sebeplerinden biri de başkalarının hayatlarının hiç olmadığı kadar görünür olması. Bütün sosyal medya platformları bize başkalarının hayatı, deneyimleri, günlük rutinleri hakkında bir şeyler anlatıyor ve gösteriyor.
Herkes bir şeyleri yaşarken neden geride kalmış hissediyoruz?
Sosyal bağların insan psikolojisi açısından önemli olması, başkalarının dışında kaldığımızı hissettiğimiz durumların neden rahatsız edici olabildiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Sosyal medya ise bu hissi sürekli görünür olan başka hayatlarla karşılaştırmamıza neden olabiliyor. Üstelik herkes aynı fırsatlara sahip değil; dolayısıyla herkes aynı şeyleri kaçırmıyor. Ekonomik koşullar, çalışma hayatı veya yaşadığımız yer bazı deneyimlere erişimimizi sınırlayabiliyor. Bu deneyimlere başkalarının kolayca erişebildiğini sürekli görmek, kendi koşullarımızla aramızdaki farkı daha belirgin hale getirebiliyor. Böylece FOMO bazen yalnızca kaçırdıklarımızla değil, bazı insanların kolayca ulaşabildiği fırsatların bizim için neden erişilmez olduğuyla da ilgili olabiliyor.
FOMO bize ne satıyor?
FOMO yalnızca sosyal ilişkilerimizle ya da sosyal medyayla bağlantılı değil. Bu hissin yarattığı endişeden faydalanmak isteyen markalar bunu bir pazarlama aracı olarak da kullanıyor. Alışveriş yaparken reflekslerinizi hiç düşündünüz mü? E-ticaret sitelerindeki “Son 2 ürün!”, “Bu fırsat 24 saat içinde bitiyor”, “Büyük Black Friday indirimleri” veya “Şu an bu ürünü 15 kişi inceliyor” gibi bildirimler tesadüf değil. Bu tür mesajlar, fırsatı kaçırma endişesini harekete geçirerek daha hızlı ve düşünmeden satın alma kararları vermemizi kolaylaştırabiliyor.
Daha da ilginci, artık sadece fiziksel eşyaları değil, “deneyimleri” de FOMO’nun etkisiyle tüketebiliyoruz. Sosyal medyada herkesin paylaştığı o yeni nesil kahveciye gitmek, popüler bir yoga kampına yazılmak veya aylar öncesinden tükenen o konsere bilet bulmaya çalışmak… Çoğu zaman bu adımları anın tadını çıkarmaktan ziyade, o deneyimden mahrum kalan tek kişi olmamak ve sosyal sermayemizi korumak için atabiliyoruz. Böylece tüketim kararlarımızda kendi ihtiyaçlarımızın yanında trendlerin ve sosyal onay arzusunun da ne kadar belirleyici olabildiği görünür hale geliyor.
Kusursuzu ararken kaybolmak: FOBO
FOMO bizi her şeye aynı anda yetişmeye zorlarken, FOMO’ya bu kez başka bir kaygı eşlik ediyor: FOBO (Fear of Better Options – Daha İyi Bir Seçenek Olabilir Korkusu). Bir karar aşamasındayken, bizi daha fazla tatmin edecek ‘daha iyi’ bir ihtimalin hâlâ var olabileceği düşüncesi adım atmamızı engelleyebiliyor. “Yüksek lisans mı yapmalıyım yoksa iş hayatına mı atılmalıyım?” gibi hayatı şekillendiren büyük yol ayrımlarından, “Hangi elbiseyi alsam?” veya “Bu akşam hangi filmi izlesem?” gibi basit günlük detaylara kadar her an bu şüphenin ağırlığını taşıyoruz.
Seçeneklerin bu kadar bol olması bizi yalnızca karar öncesinde felç etmekle kalmıyor; karar sonrasında da zihnimizi meşgul ederek karar yorgunluğuna neden olabiliyor. Bu sonsuz alternatifler denizinde, seçtiğimiz seçeneğin gerçekten en iyisi olup olmadığını sorgulamaya devam edebiliyoruz; bu da elimizdeki karardan duyduğumuz tatmini azaltabiliyor. Belki de asıl mesele, gerçekten “daha iyi” bir seçeneğin var olması değil; o seçeneği kaçırmış olma ihtimalinin yarattığı belirsizliğe tahammül edemeyişimiz.
Her şeyi kaçırmamanın mümkün olmadığını kabul etmek: JOMO
Gerek FOMO’nun bitmek bilmeyen herkese yetişme telaşı gerekse FOBO’nun daha iyisini bulma arayışı bizi tek bir yerden koparıyor: Şimdiki zamandan. JOMO (Joy of Missing Out – Bir Şeyleri Kaçırmanın Keyfi) kavramı da tam burada anlam kazanıyor. JOMO, başkalarının deneyimlerine yetişme veya her zaman daha iyi bir seçenek arama baskısı yerine, kendi tercihlerimize ve içinde bulunduğumuz ana odaklanabilmeyi ifade ediyor. Bu, her daveti geri çevirmek ya da sosyal medyadan tamamen uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Bazen bir akşamı evde geçirmeyi, her fırsatın peşinden gitmemeyi veya bir karar verdikten sonra diğer ihtimalleri düşünmeyi bırakmayı seçebilmek demek. Üstelik bunu yeni bir iyi yaşam kuralına dönüştürmeden… Çünkü her şeyi kaçırmamak mümkün olmadığı gibi, herkes de aynı fırsatlara erişemiyor. Kimi zaman bir şeyi kaçırmak kişisel bir seçimken, kimi zaman ekonomik koşullar, çalışma hayatı ya da sahip olduğumuz sorumluluklar hangi seçeneklere ulaşabileceğimizi belirliyor. Her ihtimale yetişmek zorunda değiliz. Kendi seçimlerimizi ve herkes için aynı ölçüde mümkün olmayan fırsatların farkında olmak da bu döngünün dışında kalmanın bir yolu olabilir.










