YAZAN: ALEYNA TEPE İPER

Doğduğumuz andan itibaren pek çok ilişki kuruyoruz. Bu ilişkilerin bazıları yıllar boyu devam ediyor, bazıları ise kısa sürüyor ama derin izler bırakıyor. Tüm bu ilişkilerin içinde yalnızca biri var ki ömrümüzün sonuna kadar kopamıyoruz: kendimizle ilişkimiz! Hayatın her anında, en kalabalıkta da en yalnız anda da yanımızda kalan tek kişi yine biziz. Bu kadar yakın, bu kadar sürekli bir beraberlik düşünüldüğünde, kendimizle nasıl bir ilişki içinde olduğumuz belki de hayatımızdaki en önemli sorulardan biri haline geliyor. Kendinde güvende hissetmek, kendini bir ev gibi deneyimlemek ve güvenli alanını kendi içinde bulmak… Peki ama nasıl? Kendimizle ilişkimizi güçlendirip güvenli içsel alanımızı nasıl inşa edebiliriz?


Adım 1: Durmak ve fark etmek

Her yolculuk bir duraksamayla başlar; çünkü durmadan, nefes almadan ve içimize yönelmeden ne hissettiğimizi ya da neye ihtiyacımız olduğunu fark edemeyiz. Günlük hayatın temposu içinde çoğu zaman otomatik pilota geçer, duygularımızı ve zihnimizden geçenleri fark etmeden günleri geçiririz. Bunun aksine, kısa bir yalnızlık anı, birkaç derin nefes ya da sadece kendine yöneltilmiş bir dikkat gibi bilinçli farkındalık anları, iç dünyamızla yeniden temas kurmamızı sağlar. Bu temas alanında “Şu an yorgunum”, “Bu beni üzdü”, “Kendimi kaybolmuş hissediyorum” diyebilmek mümkün hale gelir. Yargısız bir farkındalıkla kendimizi görebilmek, içsel güvenin temelidir; çünkü kendimizi fark edemediğimiz bir yerde kendimiz için güvenli bir alan oluşturmak da mümkün değildir.

Adım 2: Duygularımızla yeniden bağ kurmak

Modern hayat, duyguları bastırmayı ya da görmezden gelmeyi neredeyse bir beceriye dönüştürmüş durumda. Gerçekte ne hissettiğimizden bağımsız olarak “iyiyim” diyebildiğimiz bir düzen içindeyiz. Ancak “iyiyim”in ötesinde duygularımız, içsel sistemimizin bize gönderdiği önemli sinyallerdir ve bastırıldıklarında ortadan kaybolmazlar, aksine bizi sıkıştırır ve kendi kendimizle kalamaz hale getirirler. Kendimize yaklaşabilmek için bu sinyalleri duymayı ve anlamlandırmayı öğrenmemiz gerekir. Örneğin, hissettiğimiz şey gerçekten kaygı mı, yoksa altında yatan bir üzüntü mü var; öfke mi, yoksa karşılanmamış bir ihtiyaç mı? Duygularla yeniden bağ kurmak, onları kontrol etmekten ziyade onlarla temas kurabilmek anlamına gelir. Bu temas geliştikçe, duygularımızdan kaçmak yerine onlarla kalabilmeyi öğreniriz, kendimizi her duyguya rağmen kabul eder ve kendi içimizde yargısız bir alan açarız.

Adım 3: Kendimize karşı dürüst olmak

Öz farkındalık, kendimize dürüstçe bakabilme cesaretidir. Neyin işe yaradığını, neyin yaramadığını; nerede büyüdüğümüzü, nerede takılı kaldığımızı görebilmek anlamına gelir. Fakat insanın kendi içine bakması zaman zaman rahatsız edici olabilir, çünkü kalıplarımızı, savunma mekanizmalarımızı, tekrar eden hikayelerimizi fark etmek, bir nevi yüzleşmek istemediğimiz şeylerle karşı karşıya kalmak anlamına gelebilir. “İyi de ben bunları hissetmek istemediğim için bastırmıştım” der gibi, kendi kendimizden kaçarız. Fakat bu deneyimi bir eleştiri olarak değil de yargısız bir dinleyici olarak yorumladığımızda her şey değişir. “Neden böyleyim?” sorusu bir suçlamaya değil, içten bir meraka dönüşür. Günlük yazmak, sessiz bir yürüyüş, terapideki bir an ya da yalnızca birkaç dakika yalnız kalmak öz farkındalığın kapısını aralayarak kendimizle yakınlaşmamızı sağlar.

Adım 4: Nazik alışkanlıklar inşa etmek

Alışkanlıklar güçlüdür; çünkü bilinçli dikkat gerektirmeden hayatımızın şekillenmesini sağlarlar. Fakat nedense alışkanlık dediğimizde çoğu zaman aklımıza sert, disiplinli, “ya hep ya hiç” kurallar gelir. Güvenli bir içsel alan için ihtiyaç duyduğumuz şey ise, öz şefkat içeren nazik alışkanlıklardır. Her sabah birkaç dakika derin nefes almak, günde en az bir öğünü sakinlikle yemek, yatmadan önce telefonu bir kenara bırakmak gibi; küçük, sürdürülebilir ve nazik. Bu alışkanlıklar zamanla bedenin ve zihnin bildiği eylemlere dönüşür. Bilinen güvenlidir, sinir sistemini yatıştırır, öz şefkate alan açar; kendimize karşı nazik bir dil oluşturmamızı sağlar. Ve o şefkatli dil, güvenli içsel alanın en sağlam yapı taşlarından birine dönüşür.

Adım 5: Affetmek ve bırakmak

Kendimizle kurduğumuz ilişkiyi etkileyen en önemli faktörlerden biri de içimizde tuttuklarımız. Tutunmak, zaman zaman güvende hissetmenin bir yolu gibi görünür. Eskiyi, alışkanlığı, acıyı, hatta kırgınlığı bile taşımak en azından “bilinen” bir ağırlık olduğu için güvenli hissettirir. Fakat bir süre sonra içimizde tuttuğumuz bu hisleri farkında olmadan kendimize yönlendiririz. Örneğin bizi hayal kırıklığına uğratan birine karşı hissettiğimiz “öfke”, zamanla kendimize karşı hissettiğimiz öfkeye dönüşür… Affetmek ve bırakmak ise, bu duygusal yükleri taşımayı bırakmak anlamına gelir. Bıraktıklarımız, içsel alanda yeni bir boşluk yaratır ve bu boşluk zamanla huzur, şefkat ve kabulle dolmaya başlar. Böylece kendi içimizde daha hafif, daha açık ve daha güvenli bir alan deneyimlemeye başlarız.

Adım 6: Her günü kutlamak

Bu yolculuğu çoğu zaman bir merdiven gibi hayal ederiz: her adımda biraz daha yukarı, biraz daha ileri… Fakat insanın kendi güvenli alanını inşa etme yolculuğu doğrusal değil, döngüseldir. Tıpkı bir spiral gibi: bazen bir ileri iki geri, bazen aynı yere defalarca dönmek, aynı duyguyla yeniden yüzleşmek, aynı örüntüyü bir kez daha fark etmek… Bu yüzden bu yolculukta kutlanması gereken şey sadece “varılan noktalar” değil, o noktaya giderken geçilen anlar, dönüp dolaşıp yeniden yüzleşilen konulardır. Bir duygudan yine kaçmak yerine bu kez birkaç dakika daha onunla kalabildiğimiz an… Ya da sadece bugün, her şeye rağmen kendimize karşı biraz daha nazik olabildiğimiz an… Anları kutlamak, kendimizi olduğumuz her halimizle görebilmeyi, sevebilmeyi ve kendi içimize güvende hissedebilmeyi sağlar.

Ve sonunda: Kendi güvenli alanımızdayız

Bu uzun yolculukta varacağımız yer ise en başından beri bizimle olan yine biziz. Tüm bu adımlar, tüm bu dönüşler, tüm bu yeniden başlangıçlar bizi dışarıda bir şeye değil, içimizde zaten var olan bir şeye götürür. Kendimizi ev olarak deneyimlemek, kendimizle güvende hissetmek, kendi içimizde dingin bir alan bulmak… Belki bazen bir ileri iki geri gideceğiz, bazen inşa ettiğimizi sandığımız şeylerin yıkıldığını hissedeceğiz, bazen de spiral bizi daha önce defalarca geçtiğimiz yerlere götürecek. Fakat her dönüşte, farkında olsak da olmasak da, biraz daha içe, biraz daha derine, biraz daha kendimize yaklaşacağız.



Aleyna Tepe İper

1997 yılında İstanbul’da doğan Aleyna, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, insanı anlama tutkusunu pazarlama, marka yönetimi, yazarlık ve içerik üretimi gibi yaratıcı alanlara taşıdı. Bugün psikoloji bilgisini yaratıcı üretim süreçleriyle harmanlayarak, marka ve içerik yöneticisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda yazıları aracılığıyla ilham vermeye, deneyimlerini paylaşmaya ve keşfetmeye devam...



BLOOM SHOP