Doğumun yalnızca fizyolojik süreciyle göz önünde olması, beynin 9 ay boyunca yarattığı psikolojik ve hormonal adaptasyon çarkına karşı haksızlık olurdu.

Neyse ki yürütülen nörolojik çalışmalar sayesinde; beynin hamilelik süresince verdiği tepkileri, kendi içindeki dönüşümünü ve doğum sonrası entegrasyonlarını mercek altına alabiliyoruz. Doğum süreci yalnızca bebeğin sinirsel gelişimiyle sınırlı kalmıyor; beyin “anne” olduğunda, kendine yepyeni bir sayfa açıyor. Bu sayfada ne gibi tazelikler var, gelin birlikte inceleyelim.

Annenin algısal değişimi

Uzmanlara göre, beynin bazı bölümleri hamilelik sürecinde büyür ve buna bağlı olarak doğum sonrasında yeni anne olan bireyde algısal anlamda değişiklikler ortaya çıkar. Beyinde bilgi işlemden sorumlu olan gri madde seviyesi, doğumdan sonra iki yıl boyunca artış ve düşüş göstererek beynin yeni sürece adaptasyonu için algısal bir düzen oluşturmayı hedefler.

Beyindeki algısal değişimler direkt olarak oksitosin ve progesteron hormonları olarak bilinen kadınlık hormonlarının liderliğinde gerçekleşir. Duygusal tepki alanı olan amigdala bölgesine etki eden bu liderler, beyinde aktivite artışına ortam hazırlar. Böylece anıların, duyguların, özellikle de endişe ve korkunun ilişkili olduğu amigdal bölgede gerçekleşen hareketlenmeler, bebeğin duygularını ve isteklerini algılama konusunda anneyi daha yetkin kılmaya yardımcı olur.

Tıp dünyasında hamilelik beyni olarak adlandırılan psikolojik buhran; yeni doğum yapan annenin doğuma ve bebeğe adapte olmaya çalıştığı süreçte odaklanma, hafıza problemleri, depresyon gibi sorunlarla karşı karşıya gelmesi durumudur. Bu durum, amigdala bölgesinin yeterince aktivite gösteremeyerek yeni gelişmelere adaptasyon sağlayamadığının bir işaretidir.

Yine beynin en önemli bölgelerinden biri olan ödül mekanizması, annelik dürtüleriyle birlikte dopamin salgısının artışından dolayı çok daha hızlı çalışmaya başlar. Böylelikle bebeğin ağlaması, acıkması, korkması gibi durumlarda ihtiyaçları karşılama konusunda anneyi tetikte tutar.

Beyindeki nörolojik, biyolojik ve yapısal değişimler bebeğin önceliklerine dair farkındalık uyandırmayı sağlayarak bebekle anne arasındaki bağı güçlendirir. Empatiyi, stres yönetimini, duygusal evrimi geliştirerek saatlerce uykusuz kalan bir anneyi bu zorlu süreçte normale göre daha sabırlı ve sakin olmaya hazırlar.

Laura Glynn: “Kadınlar anne olmayı bilerek doğmaz; anne olmayı öğrenirler.”

Chapman Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü olan Laura Glynn’e göre, anne olmak hayattaki her şeyi köklü olarak değiştirir. Düşünme şekliniz, motivasyonunuz, davranışlarınız, kendinize dönük olan bakış açınız başka bir boyuta evrilir. Hamilelik süreci, sadece fetüsün gelişimiyle ilgilenmekle kalmaz. Laktoz üretimi, anne-çocuk bağı, tehlike algılama kapasitesi ve anne beynindeki yapısal değişimler neticesiyle hamilelik, anne adayları için de oldukça kritik bir değişim evresidir. 

Kadınlar, henüz anne olmadan önce bile nörolojik olarak annelik içgüdüsüne hazırlanma aşamasından geçerler. Partnerleriyle yaşayacakları olası bir ayrılık (ölüm, ilişkinin sonlanması veya aldatılma durumları gibi) sinir sistemlerinde bir yük olarak doğum ve doğum yapma psikolojisi üzerinde etki gösterebilir.

Laura Glynn, kadınların yaşadığı en büyük hormonal değişimin, bebek sahibi olmaya hazırlık süreci ve bebeğin dünyaya geldiği andan itibaren gelişen evre olduğunu belirtiyor. Menopoz ve adet döngüsü gibi dönemlerde değişim gösteren hormon seviyeleri, hamilelik sürecinde tavan yaparak dönemsel olarak artış ve düşüş göstermeye yönelir. Bu hormon değişimlerine bağlı olarak annenin algı gücü, koruma ve bağlanma içgüdüsü ivme kazanır.

Yalnızca insanlarda değil, hayvanlarda da doğum yapan memelilerin beyinleri incelendiğinde, özellikle de hipokampüs alanında, nöron ve beyinsel aktivite artışı tespit edilmiş, yavruları dünyaya geldikten sonra hayvanların koku alma, avlanma ve koruma içgüdülerinin geliştiği gözlemlenmiştir. 

Beyin, annelik deneyimiyle karşılaştığı ilk andan sonra yaşadığı değişimi hayatı boyunca biriktirerek himayesi altında tutar

Güney Kaliforniya’da, 56 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir deprem sonrasında anneliği tecrübe eden ve tecrübe etmeyen kadınlar arasında bilimsel bir inceleme gerçekleştirilmiş. İnceleme verilerinin ışığında, anneliği tecrübe eden bireylerin deprem karşısında stres seviyelerinin daha düşük olduğu saptanmış.

Laura Glynn, bu saptamanın nedenini amigdala bölgesinin adaptasyon geliştirerek anne ile bebeğe bir koruma kalkanı yaratması olarak düşünebileceğimizi söylüyor. Hemen ardından da bu durumun içgüdüsel bir savunma mekanizması olduğunu ekliyor. Böylece, anne olan beynin belirsizliklere, strese ve bebeği tehlikeli bir duruma sokabilecek her türlü olaya karşı tüm hayat skalasına yayılan bir dönüşüm geçirdiğinin de altını çizmiş oluyor.

Tüm bu değişimlerin yanı sıra beynin bilişsel sisteminde ortaya çıkan etkiler arasında hafıza kapasitesinde de bazı değişiklikler mevcut.

Yeni anne olan kadınların yüzde 80’i, olay ve anıları hatırlama konusunda bebek sahibi olduktan sonra daha çok zorlandıklarını belirtiliyor. Bu durum, yukarıda ilişkilendirilen hamilelik beyni olarak adlandırılabiliyor. Ne yazık ki yaşanabilecek olan bu psikolojik buhran veya bilişsel sorunların nedeni kesin olarak tespit edilemiyor.

Laura Glynn de dahil olmak üzere bilim insanlarının geleceğe dair bu konuda büyük beklentileri var.  Anne beyninin adaptasyon sürecine hazırlanırken geçirdiği süreçleri çok daha iyi gözlemleyebilmek ve hamilelik beyni ya da depresyonunu bilimsel bulgularla tespit edebilmeyi hedefliyorlar.

İlginizi çekebilir!