YAZAN: ALEYNA TEPE İPER

Kimi zaman dünya fazla gelebiliyor. Çevremizde olup bitenler, haberlerin ağırlığı, ilişkilerin yükü, sürekli bir şeylere yetişme çabası… Bu birçoğumuzun zaman zaman deneyimlediği doğal bir durum. Sanki her şey o kadar fazla geliyor ki içimizden bir ses “Yeter, her şeyden uzaklaşmak istiyorum!” diyor. Beynimiz tehdit ya da aşırı yükle karşı karşıya kaldığında bize iki seçenek sunuyor: ya tehdide odaklan, ya da sistemini kapat. “Kabuğuna çekilmek” istemek ise ikincisi. Bu kötü bir şey değil; aksine, sinir sistemimizin ihtiyacı olan ve belki de yeniden dengelenmemizi sağlayacak sağlıklı bir tepki. Burada önemli olan kapanma sürecini doğru değerlendirmek ve dünyanın gerçekçi akışından tamamen kopmamak. Peki, kendimize ihtiyacımız olan zamanı tanırken, aynı zamanda nasıl akışta kalabiliriz?


Tamamen kapanmaya izin vermek

Zihnimiz ve bedenimiz sürekli uyaranlara maruz kaldığında, sinir sistemi bir noktadan sonra “koruma moduna” geçebiliyor. Özellikle yoğun stres, belirsizlik, duygusal yük ya da uzun süreli yorgunluk dönemlerinde beynimiz enerjiyi korumaya çalışıyor. Sosyal geri çekilme isteği, konuşmak istememek, yalnız kalma ihtiyacı hissetmek ya da hiçbir şeye cevap verecek gücü bulamamak ise, çoğu zaman bu biyolojik düzenleme çabasının bir parçası oluyor. Yani bazen kabuğuna çekilmek istemek, sinir sistemimizin yeniden dengelenebilmesi için alan yaratma ihtiyacı olabiliyor.

Maalesef çoğumuz bu durum karşısında ihtiyacımıza direniyoruz. Kendimizi sürekli motive etmeye çalışıyor, “abartıyorum galiba” diye düşünüyor ya da normal akışa zorla devam etmeye çalışıyoruz… Fakat aslında işleri daha da karmaşık hale sokuyoruz; çünkü beynimiz tehdit altında hissederken hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam etmek, stres döngüsünü daha da uzatabiliyor. Gayet doğal olan bu kabuğuna çekilme arzumuzu dinlemek ve birkaç saat telefonu kapatmak, sessizce oturmak, sosyal uyaranları azaltmak ya da yalnız kalabileceğimiz bir ortam oluşturmak gibi kendimize kısa süreli geri çekilme alanları yaratmak sinir sistemimiz için düzenleyici bir etki yaratabiliyor. Fakat buradaki önemli nokta bu anlarda belki meditasyon, rahatlatıcı bir müzik ya da aromaterapi gibi yöntemlerden destek alarak zihinsel olarak da odağımızı dinlenme anına getirebilmek; çünkü beden hareketsizken zihnin hala tehditlere, yapılacaklara ya da olasılıklara odaklanabiliyor.

Geçmiş başa çıkma yöntemlerini hatırlamak

Kabuğumuza çekildiğimiz dönemlerde zihnimiz, çoğu zaman içinde bulunduğumuz duygusal yükü büyütmeye meyilli çalışabiliyor. Beynimiz tehdit algıladığında, odağını otomatik olarak olumsuz deneyimlere çeviriyor. Bu yüzden zorlandığımız dönemlerde yalnızca bugünkü stres değil, geçmişte yaşadığımız benzer duygular, başarısızlıklar ya da çaresizlik hisleri de zihinde yeniden aktif hale gelebiliyor. Öte yandan, hatırladığımız şeyler yalnızca korkularımızı değil, dayanıklılığımızı da yeniden canlandırabiliyor. Yani geçmişte atlattığımız zorlukları bilinçli bir şekilde hatırlamak, sinir sistemimize “Bu ilk değil ve daha önce bununla başa çıkabildim” mesajını verebiliyor. Özellikle stresli dönemlerde kapasitemizi küçümseyebiliyoruz. Fakat aslında geçmiş deneyimlerimiz zor zamanların kalıcı olmadığını hatırlatan önemli kanıtlar taşıyor.

“Daha önce kendimi böyle hissettiğim bir dönem olmuş muydu?”, “O süreçte bana ne iyi gelmişti?”, “Bunu aşarken hangi kaynakları kullanmıştım?” gibi sorular, geçmişte işe yarayan alışkanlıkları yeniden hatırlamamızı sağlayabiliyor. Bu hatırlama süreci, beynimizin çözüm, güvenlik ve toparlanma ihtimallerini yeniden görmesini sağlıyor. Böylece, kırıldığımız yerlerden daha önce de çıkabildiğimizi hatırlamak akışa dönmemizi destekleyebiliyor.

Beyne “güvendeyim” mesajı vermek

Kabuğumuza çekilme ihtiyacı hissettiğimizde, fizyolojik olarak da alarm halinde oluyoruz. Beynimiz gerçek bir tehlike ile yoğun stres arasındaki ayrımı her zaman çok net yapamayabiliyor. Nefesimiz daralabiliyor, kaslarımız gerilebiliyor, uyku düzenimiz bozulabiliyor ya da zihnimiz sürekli tetikte hissedebiliyor… Dolayısıyla yalnızca düşüncelerimizi değiştirmeye çalışmak yeterli olmayabiliyor; bedenimize de güvende olduğuna dair sinyaller vermemizi sağlayacak pratiklere ihtiyaç duyabiliyoruz. Örneğin, nefes çalışması, yin yoga pratiği, yavaş bir yürüyüş ya da küçük somatik pratikler yapmak bedenimiz aracılığıyla beynimize “güvendeyim” mesajını iletmeyi sağlayabiliyor.

Öte yandan, küçük rutinler oluşturmak da zihne güvenlik hissi verebiliyor; çünkü belirsizlik dönemlerinde beyin öngörülebilir olanı arıyor. Her gün benzer saatlerde uyanmak, kısa bir yürüyüş yapmak, kahve içerken birkaç dakika pencere önünde durmak ya da akşamları sakin bir müzik açmak gibi basit ritüeller zihne “hayat tamamen kontrolden çıkmadı” mesajı verebiliyor. Özellikle kabuğumuza çekildiğimiz dönemlerde büyük değişimler yaratmaya çalışmak yerine, sinir sistemini düzenleyen küçük ama sürdürülebilir alışkanlıklara yönelmek daha destekleyici olabiliyor.

Etki alanına odaklanmak

Kabuğumuza çekilmek istediğimiz dönemlerde, sanki çevremizde olup biten tüm olumsuz olaylar zihnimize akın edebiliyor. Dünyada olup bitenler, insanların davranışları, geleceğe dair belirsizlikler, kötü haberler ya da henüz gerçekleşmemiş ihtimaller… Beynimiz tehdit algıladığında çözüm üretmeye çalışıyor; fakat çözüm üretemediği durumlarda da sürekli düşünmeye devam ederek bizi yorgun düşürebiliyor. Bir noktadan sonra yalnızca kendi hayatımızın değil, kontrol edemeyeceğimiz pek çok şeyin de yükünü taşımaya başlıyoruz. Sinir sistemi açısından bakıldığında, sürekli kontrol edilemeyen alanlara odaklanmak beynin tehdit algısını canlı tutabiliyor. Zihin çözüm bulamadığı durumları “tamamlanmamış” olarak algılıyor ve alarm sistemini kapatmakta zorlanıyor. Bu noktada odağımızı yeniden etki alanımıza yönlendirmek ve “Şu an gerçekten neyi değiştirebilirim?”, “Bugün kendim için atabileceğim küçük bir adım var mı?” gibi sorulara odaklanmak, odağımızı yeniden gerçekliğe ve hareket alanımıza getirebiliyor.

Elbette bu, dünyada olanları görmezden gelmek ya da her şeyi “pozitif düşünerek” çözmeye çalışmak anlamına gelmiyor. Fakat kontrol edemediklerimizin yükünü sürekli omuzlamak, zihinsel ve duygusal kaynaklarımızı tüketebiliyor.

Kabuğundan çıkmak ve ritmini bulmak

Kısacası, bazen kabuğumuza çekilmek gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bir duraklama alanı olabiliyor. Fakat bir süre sonra sinir sistemi yeniden denge hissi kazandıkça, dış dünyayla küçük küçük temas kurmaya başlamak da önemli hale geliyor. Buradaki kritik nokta, kendi ritmimizi yeniden bulabilmek; çünkü iyileşme ya da yeniden akışa dönme süreci çoğu zaman doğrusal ilerlemiyor. Kimi zaman kendimizi iyi hissederken bir anda yeniden kapanma ihtiyacı duyabiliyor, negatif düşünceler içinde sıkışabiliyor ya da bazı günler hiçbir şey yapmak istemeyebiliyoruz. Bu durum geriye gittiğimizi değil, sinir sistemimizin hala kendini düzenlemeye çalıştığını gösteriyor.

Aslında önemli olan, bu süreçlerin içinde nerede olduğumuzu fark edebilmek. Örneğin kendimizi yoğun negatif düşünceler içinde bulduğumuzda bunun zihnimizin tehdit algısıyla ilişkili olduğunu hatırlamak, geçmişte işe yarayan düzenleyici yöntemlere yeniden dönmek ya da yalnızca “Şu an biraz kabuğuma çekilmeye ihtiyacım var.” diyebilmek bile destekleyici olabiliyor.

Zaten akışta kalmak, her zaman güçlü, üretken ya da iyi hissetmek anlamına gelmiyor. Bazen ihtiyaç duyduğumuzda durabilmek, yorulduğumuzu fark edebilmek ve yeniden hareket etmeye hazır olduğumuz anı kendimize baskı kurmadan bekleyebilmek…



Aleyna Tepe İper

1997 yılında İstanbul’da doğan Aleyna, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, insanı anlama tutkusunu pazarlama, marka yönetimi, yazarlık ve içerik üretimi gibi yaratıcı alanlara taşıdı. Bugün psikoloji bilgisini yaratıcı üretim süreçleriyle harmanlayarak, marka ve içerik yöneticisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda yazıları aracılığıyla ilham vermeye, deneyimlerini paylaşmaya ve keşfetmeye devam...



BLOOM SHOP