YAZAN: CEMRE BOSNALI ZEYDANLI

Geçtiğimiz yıl kadın gücünü dayanıklılık, başarı ve toplumsal etki üzerinden konuşmuştuk. Bu yıl ise bakışımızı biraz daha içeri çeviriyoruz. Çünkü artık şunu daha net görüyoruz: Sürekli güçlü kalmanın fizyolojik ve psikolojik bir maliyeti var. Kadınların gücü yalnızca dirençten ibaret değil. Güç; bedenin döngüsel ritmiyle uyumlanabilme, gerektiğinde yavaşlayabilme, kırılganlığı kabul edebilme, sınır koyabilme, yardım isteyebilme ve yeniden başlayabilme kapasitesini de içeriyor.


Döngüsel beden, doğrusal dünya

Modern dünya doğrusal çalışır: üret, ilerle, yüksel, devam et. Kadın bedeni ise döngüseldir. Menstrüel döngü boyunca östrojen ve progesteron seviyelerindeki değişimler; enerji, odaklanma, sosyal açıklık, risk alma eğilimi ve hatta ağrı toleransı üzerinde doğrudan etkilidir. Nörobilim araştırmaları, foliküler fazda bilişsel esnekliğin ve motivasyonun arttığını; luteal fazda ise içe dönüklüğün ve duygusal hassasiyetin belirginleştiğini gösteriyor. Ancak iş hayatı, eğitim sistemi ve performans beklentileri bu biyolojik ritmi hesaba katmıyor.

Kadınlardan her gün aynı verimlilikte, aynı zihinsel berraklıkta ve aynı duygusal stabilitede olmaları bekleniyor. Bu uyumsuzluk kronik stres üretiyor. Çalışmalar, sürekli yüksek performans beklentisinin kortizol seviyelerini uzun vadede yükselttiğini; bunun da bağışıklık sistemi, tiroid fonksiyonları ve uyku düzeni üzerinde baskılayıcı etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Bu nedenle yavaşlayabilmek, nörolojik ve hormonal denge açısından da önemli bir ihtiyaç.

Sürekli güçlü olmanın psikolojik bedeli

“Güçlü kadın” anlatısı ilham verici olduğu kadar yorucu da olabiliyor. Amerikan Psikoloji Derneği’nin yayımladığı araştırmalar, kadınların erkeklere kıyasla daha yüksek oranda duygusal emek taşıdığını gösteriyor. Ev içinde planlama yükü, ilişkilerde düzenleyici rol, iş hayatında kanıtlama baskısı ve bakım emeği gibi bu görünmeyen zihinsel yük, uzun vadede tükenmişlik riskini artırıyor. Dahası, klinik psikoloji literatüründe “yüksek işlevli kaygı” olarak tanımlanan bir profil var: dışarıdan güçlü, organize ve başarılı görünen içeride ise sürekli alarm halinde yaşayan kadınlar. Toplumsal olarak takdir edilen dayanıklılık, bireysel düzeyde bastırılmış yorgunluklara dönüşebiliyor. Bu noktada güç kavramını genişletmek gerekiyor. Güç, devam etmekten ziyade durma hakkını kendine tanıyabilmektir.

Kırılganlık: Zayıflık mı, sinir sistemi regülasyonu mu?

Nörobilimci araştırmacılar, duygusal bastırmanın sempatik sinir sistemini kronik olarak aktive ettiğini ve bunun inflamasyon düzeylerini artırabildiğini gösteriyor. Yani bastırılmış duygular yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir yük de yaratıyor. Kırılganlık ise sinir sistemi için bir boşaltım alanı. Ağlamak, paylaşmak, yardım istemek; parasempatik sistemi aktive ederek regülasyonu destekliyor. Travma araştırmacıları, sosyal bağın stres yanıtını düşürdüğünü ve oksitosin salgısını artırarak güven hissini güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Kadın gücü, kırılganlığı bilinçli bir şekilde yaşayabilmekte saklı olabilir.

Sınır koymak, nöropsikolojik bir öz koruma

Kadınların sosyal olarak uyumlu olmaya şartlandırıldığı biliniyor. Sosyal psikoloji araştırmaları, kadınların hayır dediğinde daha olumsuz algılanma ihtimalinin erkeklere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu nedenle birçok kadın sınır koymayı erteleyerek ilişkisel dengeyi korumaya çalışıyor. Ancak kronik öz-ihmal, uzun vadede hem psikolojik tükenmişliğe hem de psikosomatik semptomlara zemin hazırlıyor. Sınır koymak aslında prefrontal korteksin aktif bir düzenleme sürecidir. Yani biyolojik olarak da bir öz-koruma eylemidir. “Şu an kapasitem yok”, “Buna hazır değilim”, “Bu bana iyi gelmiyor” gibi cümleler sinir sistemi açısından da düzenleyici.

Yeniden başlayabilme kapasitesi

Pozitif psikoloji literatüründe “post-traumatic growth” kavramı, travma sonrası dönüşerek güçlenmeyi ifade eder. Araştırmalar, kadınların sosyal destek ağlarını daha etkin kullanmaları sayesinde travma sonrası büyüme oranlarının yüksek olabildiğini gösteriyor. Ancak bu büyüme, travmayı romantize etmek anlamına gelmez. Tam aksine, kırılmanın gerçekliğini kabul ederek yeniden yapılanma sürecine alan açmak anlamına gelir.

Kadınlar tarih boyunca kayıplardan, göçlerden, savaşlardan, ekonomik krizlerden sonra hayatı yeniden kuran aktörler oldu. Bu deneyimler, psikolojik esnekliğin bireysel olduğu kadar kolektif yaşam içinde de var olabileceğini gösteriyor.

Dayanışmanın yeni frekansı

Kadın gücü yalnızca başarı üzerinden tanımlandığında, görünmeyen bir performans rekabeti üretir. Ama gücü; yavaşlama, yardım isteme ve sınır koyma hakkıyla birlikte tanımlandığında, kolektif bir rahatlama alanı açılır. Sosyal nörobilim araştırmaları, paylaşılan deneyimlerin utanç duygusunu azalttığını ve bağ kurma kapasitesini artırdığını gösteriyor. “Ben de zorlanıyorum” cümlesi, bireysel bir itiraf değil, kolektif bir regülasyon alanıdır. Dayanışma, birlikte dinlenebilmek anlamına da geliyor.

Performanstan regülasyona kadın gücü

Belki de bu yıl kadın gücünü şöyle yeniden çerçeveleyebiliriz:

  • Sürekli üretmek değil, ritimle üretmek.
  • Hep dayanmak değil, gerektiğinde destek almak.
  • Sert olmak değil, esneyebilmek.
  • Her şeyi taşımak değil, yük paylaşmak.
  • Hiç düşmemek değil, düştüğünde kendine şefkat göstermek.

Kadın gücüne bakışı bu şekilde genişletmek, sorumuzu da daha içsel ve daha cesur bir yere taşıyor.

İlham veren ve kendi alanlarında dönüşüm yaratan kadınlara sorduk: Kadın gücünü bu çok katmanlı haliyle siz nasıl tanımlarsınız?

Kadın gücünü, döngüsel ritimle uyum, kırılganlık, sınır koyma ve yeniden başlama kapasitesiyle birlikte nasıl tanımlarsınız? Bu farkındalık kadınlar arası dayanışmayı nasıl dönüştürebilir?

Deniz Bağan Pembecioğlu
Yoga, Meditasyon ve Mindfulness Eğitmeni

Kadının üzerindeki görünmeyen duygusal ve fiziksel yüklerin büyük bir aşındırıcı olduğunu, çalışma hayatında ve kadın politikalarında bu yüklerin desteklenmesi için düzenlemeler gerektiğini düşünüyorum.  Bireysel olarak ve kadın toplulukları olarak, kadının döngüsel varlığını öne çıkarmamız elzem. Yaratıcı, güçlü, verimli günler kadar, luteal faz ve perimenopoz gibi dinlenme ve beslenmeye ihtiyaç duyduğumuz zamanları da görünür kılmalı, konuşmalıyız. 

Öncelik, fikrimce yine içsel farkındalık. Kadın kendi varlığını, döngülerini, değişimini bilinçli bir şekilde tanıyabildiğinde, bedenini ve ihtiyaçlarını duyabildiğinde, tüm kadınların da sözcüsü olabilecektir.


Ebru Şinik
Wellbeing Uzmanı, Ayurveda Eğitmeni ve Bütünsel Sağlık Yazarı

Öncelikle bu gezegende insan bedeninin sınırlamaları içinde varlığımızı sürdürdüğümüzü hatırlayalım. Sonra cinsiyet olarak kadının duygu bedeni ile çok daha yoğun bağlantıda olduğunu… Duygularının zaman zaman rasyonel aklının üstünde ağır bastığı süreçlerle mücadele etmek için daha fazla enerji harcadığını ve muhtelif çalkantılar ile yüzleştiği gerçeğini de bilgi olarak kenarda tutalım.

Kendi deneyimimden yola çıkarak söyleyebilirim ki hak edilmişlikler zaman, emek, disiplin ve sürdürülebilir odaklanma ile kazanılır. Bizler ektiğimiz tohumların nasıl yeşereceğini belirleme gücüne sahip değiliz, ancak bir gün bir yerde mutlaka yeşereceğini biliriz.

Güçlü bir kadın imajı çizmenin asırlar boyunca toplumsal hafızada yer edinmiş muhtelif veya potansiyel zorluklarından ziyade her daim avantajlarına odaklanırım. Zorlu süreçlerde yaşanan hezeyanları ise hiçbir zaman yenilgi değil, çok değerli bir deneyim olarak görürüm. Zihnin yenilgi, şanssızlık veya haksızlık olarak etiketleyebileceği yaşanmışlıklar bizi bir sonraki adımlarımızda daha sağlam basmaya muktedir kılar. Başarı tanımı herkesin gerçeğine göre değişir. Benim için yaşam amacını gerçekleştirme doğrultusunda dengeli bir yaşam sürebilmektir. Gerçek güç dediğimiz olgu, güçsüz olduğun alanları ve süreçleri de olduğu gibi kabul etme halini kazanmakla elde edinilir.


Hande Aydın
Teknoloji ve Trend Anlatıcısı, Dijital Stratejist

Bu 8 Mart’ta kadın gücünü “her şeye yetişen” o yorgun kahramanlıktan çıkarıp; yavaşlamanın, hata yapmanın ve KPI’ları bir kenara bırakmanın dayanılmaz hafifliğini hatırlamaya ve deneyimlemeye davet ediyorum. 

Biz performans kültürü çocuklarıyız, hem de iliklerimize kadar. Okuma-yazmayı sökmekten, sınıfın parlak çocuğu olmaya, üniversite sınavı akabinde akademik eğitimle devam eden ve iş hayatına taşınan süreçte hep sonuçla ilgilendik. “Yapabilirim” özgüvenini belki de “yapmak zorundayım” ile karıştırdık. “Yorgunluk Toplumu” kitabının yazarı Byung-Chul Han’ın kulaklarını çınlatalım; artık bir başkasının kırbacıyla değil, kendi içimizdeki “daha iyisini yapmalısın” sesiyle yoruluyoruz. “Yapabilirim”in o sahte özgürlüğü, bizi kendimizin hem faili hem kurbanı haline getirdi. 

Sonuca odaklandığımız enerjinin bir kısmını keşke süreci deneyimlemeye ayırsak. Hedefe varmak kadar, o yolda yürürken gördüğümüz manzarayı da fark edebilsek. Ne güzel olur, değil mi? Pek çoğumuz özdeğerin ne demek olduğunu ancak içten içe büyüyen o “yetememe” duygusuyla karşılaştığımızda öğrenmeye başladı. Kendimize şefkat göstermeyi de öyle. Son yıllarda buna mükemmel evlat, mükemmel arkadaş, kardeş, sevgili ya da eş, anne olma baskısı eklendi. Gerçek hayatta ve sosyal medyada pürüzsüz, kusursuz olma baskısı da geldi. Gençliğinde asi, özgün ve kendi yolunu seçme hayalleri kuran bizler, kurallarının kim tarafından yazıldığını bilmediğimiz kalıpların içlerine, kriterlere ve hatta filtrelere uymak durumunda bırakıldık. Buna o kadar alıştık ki, arada Athena’dan “Ben Böyleyim” şarkısı çalınca canhıraş bir şekilde eşlik etmemiz de bence bundan. Kendimize tanımadığımız hata yapma lüksünü içimizdeki kız çocuğu haykırıyor “Benim güzel hatalarım var” diye.

Hata yapmak bir lüks değil, gelişim için bir ihtiyaç. Kusur gibi görünen şeylerin pek çoğu bizi özgün ve biz yapan şeyler. “Biraz yavaşla” demeyi, “ben de yapamadım” diye itiraf etmeyi. Eğer içinde “yapamıyorum” diye haykıran bir ses varsa, “yaparsın sen” gazlaması çok daha fazla acıtabilir insanın içini. 

Oysa güç; bir performansı sergilemek değil, o performansın yorgunluğunu omuzlarından atıp “olduğun halinle” orada durabilme cesaretidir. “Ben bu hatayı yaptım” diye önce kabul etmek ve belki “Ama şunu öğrendim” diyebilme erdemidir. Tüm bu kaosun ve ölçütlerin içerisinde “Ben biraz duruyorum” diyebilmektedir. Savaşta bile aralar olur, herkes çekilir yaralarını sarar, dinlenir ve devam eder. 

Gelin bu 8 Mart’ta birbirimize sadece başarılarımızı değil, yapamadıklarımızı da anlatalım. Gerçek dayanışma; performatif kimliklerimizden ayrışarak, birbirimize gerçekten alan açmaktan geçiyor. Çünkü yeni dünyanın gücü; her şeye yetişen o yorgun kahramanlıkta değil, kendi sınırlarını çizen ve bu sınırların içinde özgürleşen kadının sahiciliğinde gizli.

Durmanın, nefes almanın, yapamama ve yapmama kararının, “olduğumuz halimizle” yeterli olduğumuzu hatırlamanın dayanılmaz hafifliğinin hepimize iyi gelmesi dileğiyle.


Nazlı Koruyan Altıpat
Estée Lauder Şirketleri Türkiye Genel Müdürü

Yıllarca sporculuk hayatımda “güç” ve dayanıklılık kavramları zamanla daha derin anlamlar kazandı. Spor bana disiplini ve zorluklarla mücadeleyi öğretirken, annelik ve yöneticilik deneyimlerim güç anlayışımı genişletti. Benim için gerçek güç, hayatın ritmine uyum sağlayabilmek; bazen hızlanmak, bazen yavaşlamak ve yeniden toparlanabilmek. Kadın gücünü üç katmanda tanımlayabilirim;

Yeniden başlayabilmek: Hatalar, kayıplar ya da tükenmişlik hissi yaşanabilir. Asıl güç, bu deneyimlerden sonra yeniden ayağa kalkabilmek ve yolculuğa devam edebilmektir.

Döngüsel ritimle barışmak: Her gün aynı performansı göstermek mümkün değil. Güç, bedenin ve zihnin iniş çıkışlarını inkar etmeden esneyebilmek ve kendinle temasını koruyabilmek.

Yardım istemek ve destek almak: Yardım istemeyi zayıflık değil, olgunluk göstergesi olarak görüyorum. Güvenebileceğimiz bir çevre oluşturmak dayanışmanın temelidir.

Çoğu zaman birbirimizin sadece başarı hikayelerini görüyoruz. Oysa yorgunluklarımızı, sınırlarımızı ve “hayır” dediğimiz anları da paylaştığımızda gerçek bağ kuruluyor; mükemmel değil, gerçek olduğumuzda. Yıllarca “her şeyi yapabilen kadın” olma fikrini içselleştirdik. Bu listenin sonu yok. Dayanışma, bu mükemmeliyet mitini birlikte sorguladığımızda başlıyor. Birine kalbini en şeffaf haliyle açabilmek, desteğe ihtiyaç duyan birini yargılamadan dinlemek görünmez yükleri hafifletiyor.

Ben bugün kadın gücünü sadece, tek başına ayakta durmak olarak tanımlamıyorum. Gerektiğinde omuz omuza durabilmek, bazen diz çöküp nefes alabilmek ve oradan yeniden ayağa kalkabilmek olarak daha bütüncül bir çerçeveden görüyorum.


Özlem Geylan Kıroğlu
Longines Türkiye Ülke Müdürü

Kadın gücünü bugün yalnızca dayanıklılık ya da kesintisiz güçlü kalmak üzerinden tanımlamıyorum. Bence gerçek güç; insanın kendi ritmini tanıyabilmesi, bedenin ve zihnin döngüsel doğasına saygı duyabilmesiyle ortaya çıkıyor. Liderlik yolculuğumda şunu çok net gördüm: Sürekli hızlanmak kadar gerektiğinde yavaşlayabilmek, sınır koyabilmek ve yardım isteyebilmek de bir olgunluk göstergesi. Zarafet bazen ileri gitmekte, bazen de bilinçli bir duruşla durabilmekte saklı.

Kadınların iş dünyasında uzun yıllar “hep güçlü” olma baskısıyla hareket ettiğini düşünüyorum. Oysa kırılganlık, yeniden başlama cesareti ve duygusal farkındalık; liderliği daha insan odaklı ve sürdürülebilir kılan unsurlar.

Bu çok katmanlı güç anlayışı görünür oldukça, kadınlar arasında daha gerçek ve yargısız bir dayanışma alanı oluşuyor. Deneyimlerimizi yalnızca başarı hikayeleri üzerinden değil, dönüşüm anları üzerinden de paylaştığımızda; birbirimize ilham veren daha samimi bir bağ kuruyoruz. Bugün kadın gücünü; zamana karşı yarışmak yerine zamanla uyumlanabilmek, kendi sesini duyabilmek ve gerektiğinde yeniden yön çizebilmek olarak görüyorum. Çünkü gerçek liderlik, sadece zirvede kalmak değil; değişen koşullar içinde kendini yeniden tanımlayabilme cesaretiyle anlam kazanıyor.


Zeynep Pınar Taşdemir
Michelin Yıldızlı Şef, Araka İstanbul’un Kurucusu

Kadın gücü uzun yıllar boyunca dayanıklı olmak, ayakta kalmak, üretmek ve pes etmemek gibi özelliklerle anlatıldı. Bunların hepsi elbette çok değerli. Ama bana göre güç bundan daha karmaşık ve daha insani bir şey.

Bence kadın gücü aynı zamanda çelişkileri taşıyabilme kapasitesi. Hem güçlü hem kırılgan olabilmek, hem üretmek hem de gerektiğinde durabilmek, hem sınır koyup hem de şefkatli kalabilmek… Bu farklı hallerin bir arada var olabilmesi bana gerçek bir güç tanımı gibi geliyor.

Kendi hayatıma baktığımda şunu da görüyorum: İnsan uzun süre sadece güçlü olmaya çalıştığında bunun hem fizyolojik hem de psikolojik bir bedeli olabiliyor. Bu yüzden kırılgan olabilmek, yardım isteyebilmek, sınır koyabilmek, vazgeçebilmek ve gerektiğinde yeniden başlayabilmek bana artık güçsüzlük değil, olgunluk gibi geliyor.

Bu bakışın kadınlar arasındaki ilişkiyi de değiştirdiğini düşünüyorum. Güç tek bir model üzerinden tanımlandığında kadınlar ister istemez kendilerini birbirleriyle kıyaslamaya başlıyor. Oysa gücün içinde kırılganlık, yavaşlayabilmek ve yeniden başlayabilmek de olduğunu kabul ettiğimizde birbirimize başka bir yerden bakabiliyoruz. Rekabet azalıyor, empati artıyor. Sanırım gerçek dayanışma da tam olarak bu anlayıştan doğuyor.


Yasemin Altıntaş
Ultramaraton Yüzücüsü, Konuşmacı ve Stratejist

Kendi deneyimimde de şunu çok net görüyorum: Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen birçok sürecin içinde yorgunluk, şüphe ve kırılganlık da oluyor. Özellikle uzun mesafe yüzmelerde zihinsel ve fiziksel sınırlarla sürekli temas halindesiniz.

Döngülerimizi günlük, aylık ya da daha orta ve uzun vadeli ritimler olarak gözlemleyebiliriz. Her zaman en iyi, en güçlü, en çalışkan olmak ne mümkün ne de gerçekçi. Oysa büyük başarıların arkasında ciddi bir planlama, yoğun bir özveri ve büyük bir efor var. Bu dönemlerin ardından tempoda bir düşüş ve bir nadas dönemi gelmesi de sürecin doğal bir parçası.

Benim deneyimimde, çok yoğun bir hazırlık sürecinin ardından bir ultra maraton parkuru tamamlandığında, sonuç ne olursa olsun ertesi gün sıfırdan başlıyorum. Ve tekrar başladığımda kendime karşı merhametli olmam gerekiyor. Bu süreçte aslında bir ultra maraton yüzücüsü değil, ultra maraton yüzücüsü olmaya devam edip etmeme kararını verecek olan bir kadın oluyorum. Her seferinde amacımı yeniden bulup yeniden başlıyorum.

Yıllar içinde şunu fark ettim: Güçlü olmak adına kendime sınır koymaz ve döngümü tamamlamak için alan tanımazsam, yani yorgun ve kırılgan olmaya ve destek almaya izin vermezsem, o zaman güçlü olan değil kendini kaybeden ben oluyorum.

Dışa dönük başarılarımız kadar bu içsel döngülerimizi de konuşabildiğimizde kadınlar arasındaki dayanışmanın güçlendiğine inanıyorum. Çünkü o zaman birbirimize şunu hatırlatabiliyoruz: Her zaman aynı olmak ve her zaman güçlü kalmak ne gerçekçi bir beklenti ne de zorunluluk.



Cemre Bosnalı

Yeditepe Üniversitesi Çeviribilim bölümünden mezun olan Cemre, yayıncılık ve iyi yaşam yolculuğunu bir arada sürdürüyor. Kariyerine All ve L’Officiel dergilerinde Güzellik Asistanı olarak başladı. Kısa bir sosyal medya ajansı deneyiminin ardından 6 yıl boyunca Oggusto'da dijital içerik üretimi üzerine çalıştı. Ardından Cosmopolitan Türkiye’nin Web Direktörlüğü pozisyonunu üstlendi. 2019'dan bu yana...



BLOOM SHOP