YAZAN: CEMRE BOSNALI ZEYDANLI

Bir bebeğin doğumu genellikle yeni bir başlangıç olarak görülür. Yeni hayat, yeni umut, yeni bir aile. Aynı anda çok daha az konuşulan başka bir süreç daha başlar: bir kadının eski kimliğinin çözülmesi. Beden değişir, ilişkiler değişir, zaman algısı değişir, özgürlük tanımı değişir. Bazı kadınlar bu dönüşümü büyük bir yakınlık hissiyle yaşarken, bazıları kayıp, suçluluk, yalnızlık ya da yabancılaşma duygusuyla karşılayabilir. Çoğu zaman tüm bunlar, anneliğin hayatın en mutlu dönemlerinden biri olması gerektiğine dair güçlü beklentinin gölgesinde yaşanır. Uzun yıllar boyunca anneliğe geçiş sürecini ve bu dönüşümü tarif edecek ortak bir dil de yoktu.


Adı uzun süre konulmayan dönüşüm

Bebeğine derin bir bağlılık hissederken eski hayatını özlemek, yeni rolüne adapte olmaya çalışırken kendine yabancılaşmak ya da herkes yalnızca bebeğe odaklanırken kendi dönüşümünün görünmez kaldığını hissetmek birçok annenin tarif ettiği ortak deneyimler arasında. Buna rağmen annelik uzun yıllar boyunca daha çok bebeğin ihtiyaçları üzerinden konuşuldu; annenin yaşadığı psikolojik dönüşüm ise çoğu zaman ikincil görüldü.

Bugün giderek daha fazla duyduğumuz matrescence kavramı bu boşluğu dolduruyor. Bir kadının anne olurken yaşadığı fiziksel, hormonal, psikolojik ve sosyal dönüşümü tanımlayan bu kavram, son yıllarda yeniden gündeme gelmiş olsa da kökeni 1970’lere uzanıyor. Ve bu kavramın arkasında, anneliğe yalnızca biyolojik bir olay olarak bakmayı reddeden bir isim var: Dana Raphael!

Dana Raphael kimdir?

1926 yılında Connecticut’ta doğan Dana Raphael, Columbia Üniversitesi’nde antropoloji eğitimi aldı ve dönemin en etkili isimlerinden Margaret Mead ile çalıştı. Akademik kariyerinin ilk dönemlerinde klasik antropolojik araştırmalara yönelmesi beklenirken, Raphael dikkatini uzun yıllar boyunca özel alan olarak görülen anneliğe çevirdi. Bu seçim, dönemin akademik dünyası düşünüldüğünde oldukça politikti. Çünkü doğum, emzirme ve annelik deneyimleri uzun süre tıbbi sistemin içinde yalnızca biyolojik süreçler olarak ele alınmış; kadınların yaşadığı duygusal ve toplumsal dönüşüm ise çoğunlukla görünmez bırakılmıştı.

Raphael farklı kültürlerde doğum ritüellerini, emzirme pratiklerini ve annelere sunulan destek sistemlerini incelediğinde dikkat çekici bir ortak nokta fark etti; birçok geleneksel toplumda yeni anneler yalnız bırakılmıyordu. Kadının yalnızca bebeğe bakım vermesi değil, aynı zamanda bakım alması gerektiği kabul ediliyordu. Yeni doğum yapan kadının yemeklerinin hazırlanması, dinlenmesi için alan yaratılması ve topluluk tarafından desteklenmesi birçok kültürde oldukça doğal karşılanıyordu. Modern şehir yaşamında ise bunun tam tersi yaşanıyordu; kadın doğum yaptıktan çok kısa süre sonra yeni hayatına tek başına adapte olması bekleniyordu. Raphael’in eleştirilerinin merkezinde tam da bu yalnızlaşma vardı.

1973 yılında yayımladığı The Tender Gift: Breastfeeding kitabı, yalnızca emzirme üzerine yazılmış bir rehber değildi. Aynı zamanda annelerin neden sistematik biçimde desteksiz bırakıldığını sorgulayan güçlü bir metindi. Raphael’in bugün doğum dünyasında sıkça kullanılan doula kavramını popülerleştiren isimlerden biri olması da tesadüf değil. Ona göre annenin yalnızca doktorlara değil, duygusal ve sosyal desteğe de ihtiyacı vardı. Başka bir deyişle, annenin de bakım görmesi gerekiyordu.

Matrescence nedir? Anneliğe geçiş neden ergenlik kadar sarsıcı olabilir?

Dana Raphael’in en kalıcı mirası ise 1975 yılında yayımlanan Being Female: Reproduction, Power and Change kitabında ortaya attığı matrescence kavramı oldu. Kelimeyi bilinçli şekilde adolescence yani ergenlik dönemine benzer biçimde kurmuştu. Çünkü Raphael’e göre anneliğe geçiş de tıpkı ergenlik gibi yoğun hormonal değişimlerin yaşandığı, beden algısının dönüştüğü, kimlik krizlerinin ortaya çıkabildiği ve kişinin sosyal rolünün tamamen yeniden tanımlandığı bir dönemdi.

Bu oldukça radikal bir yaklaşımdı çünkü o yıllarda annelik hala büyük ölçüde doğal ve içgüdüsel bir süreç olarak anlatılıyordu. Popüler kültür, reklamlar ve hatta tıbbi söylem bile kadınların anneliğe zahmetsizce adapte olması gerektiği fikrini yeniden üretiyordu. Raphael ise bu romantik anlatıyı kırarak çok daha dürüst bir şey söyledi: doğum yapmak bir kadını otomatik olarak anneye dönüştürmez. Annelik öğrenilen, müzakere edilen ve zaman alan bir kimlik değişimidir.

Bu dönüşüm sırasında kadın yalnızca fiziksel olarak iyileşmeye çalışmaz; aynı zamanda eski yaşamıyla vedalaşır. Kariyer ilişkisi değişebilir, partner dinamikleri dönüşebilir, arkadaşlıklar yeniden şekillenebilir, beden algısı farklılaşabilir ve kişi bazen kendi hayatının yabancısı gibi hissedebilir. Matrescence kavramının bugün bu kadar güçlü yankılanmasının nedeni de bu deneyime isim vermesidir.

Bilim bugün Raphael’in sezgilerini doğruluyor

Dana Raphael bu kavramı ortaya attığında elinde bugünkü nörogörüntüleme teknolojileri yoktu. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar onun sezgilerinin şaşırtıcı ölçüde isabetli olduğunu gösteriyor. Nature Neuroscience’da yer alan çalışmalar, hamilelik ve doğum sonrası dönemde beynin yapısal olarak değişebildiğini ortaya koyuyor. Empati, tehdit algısı, bakım davranışları ve sosyal bağ kurma ile ilişkili bölgelerde yeniden yapılanmalar gözlemleniyor. Bu araştırma, değişimlerin doğumdan yıllar sonra bile devam edebildiğini gösteriyor.

Halk arasında küçümseyici bir tonla kullanılan “anne beyni” ifadesi de bu araştırmalar ışığında yeniden değerlendiriliyor. Hafıza dağınıklığı ya da dikkat değişimleri bazen basit bir yetersizlik değil; beynin yeni bir bakım rolüne adapte olma sürecinin sonucu olabiliyor. İlginç olan şu ki bazı araştırmacılar bu nörolojik dönüşümün ergenlik dönemindeki beyin değişimleriyle benzer özellikler taşıdığını söylüyor. Raphael’in onlarca yıl önce kurduğu benzetme, bilimsel verilerle yeniden anlam kazanıyor.

Anneler Günü’nde görünmeyen dönüşümü hatırlamak

Anneler Günü çoğu zaman anneliğin emeğini överken, anneliğin karmaşıklığını konuşmuyor. Anne figürü hala güçlü, sabırlı, fedakar ve sınırsız veren biri olarak temsil ediliyor. Ancak bu idealize edilmiş figür, anneliğin içindeki çelişkili duygulara pek alan açmıyor. Bir kadının hem çocuğunu çok sevip hem eski hayatını özlemesi, hem minnet hem öfke hissetmesi, hem bağlılık hem kayıp duygusunu aynı anda taşıması mümkün.

Annelik çoğu zaman tek yönlü bir mutluluk hikayesi gibi sunulduğunda, kadınlar yaşadıkları karmaşık duyguları kişisel bir başarısızlık gibi yorumlayabiliyor. Bugün psikiyatrist Alexandra Sacks ve psikolog Aurélie Athan gibi isimler matrescence kavramını yeniden gündeme taşıyor çünkü postpartum depresyon, kimlik krizi ve tükenmişlik deneyimlerini daha geniş bir gelişimsel dönüşüm içinde anlamaya çalışıyorlar. Elbette bu, profesyonel destek gerektiren ruh sağlığı sorunlarını romantize etmek anlamına gelmiyor; ancak birçok kadın için yaşanan şey başarısızlık değil, büyük bir geçiş dönemi olabilir.

Dana Raphael’in mirası bugün oldukça basit ama güçlü bir hatırlatma yapıyor: bir çocuk doğarken çoğu zaman bir anne de yeniden şekilleniyor. Bu Anneler Günü’nde yalnızca anneliği değil, bu dönüşümü de görünür kılmak daha dürüst bir kutlama biçimi olabilir. Çünkü annelere verilebilecek en anlamlı şey değişen hayatlarının, karmaşık duygularının ve yeniden kurulan kimliklerinin gerçekten görüldüğünü hissettirmek.



Cemre Bosnalı

Yeditepe Üniversitesi Çeviribilim bölümünden mezun olan Cemre, yayıncılık ve iyi yaşam yolculuğunu bir arada sürdürüyor. Kariyerine All ve L’Officiel dergilerinde Güzellik Asistanı olarak başladı. Kısa bir sosyal medya ajansı deneyiminin ardından 6 yıl boyunca Oggusto'da dijital içerik üretimi üzerine çalıştı. Ardından Cosmopolitan Türkiye’nin Web Direktörlüğü pozisyonunu üstlendi. 2019'dan bu yana...



BLOOM SHOP