YAZAN: UZMAN PSİKOLOG BİRCE BİNGÖL

Günümüz ilişki anlatıları, romantik bağları çoğu zaman mükemmel partner miti ve “doğru kişiyi bulma” fikri etrafında şekillendirir. Kiminle birlikte olmak istediğimizi belirleyen özellikleri tanımlamak, beklentileri listelemek ve karşılaştığımız kişileri bu çerçevede değerlendirmek, neredeyse sezgisel bir refleks hâline gelmiştir. Ancak ilişkileri bir seçim kriterleri tablosuna indirgemek, kimi zaman bağ kurma cesaretinin yerini ölçüp tartma ihtiyacına bırakabilir. Peki “doğru kişi” arayışı, gerçekten sağlıklı bir yön bulma çabası mı, yoksa kırılganlıktan kaçınmanın daha incelikli bir biçimi mi?


İlişkilerde kusursuzluk imgesinden gerçek karşılaşmaya geçiş süreci

Mutlu ve huzurlu olacağımız bir ilişkiyi hayal etmek, o kişiyle kuracağımız bağı ve hayatımıza katabileceği olasılıkları zihnimizde canlandırmak son derece insani bir eğilimdir. Ancak bu ilişkinin yalnızca karşımızdaki kişinin tüm beklenti kriterlerimize eksiksiz uyduğu ölçüde mümkün olabileceğine inanmak, çoğu zaman ilişki kurma arzusunun yanında eşlik eden daha incelikli bir kaygıya da işaret edebilir. Beklentiler, bizi yön bulan bir pusula gibi destekleyebilir; fakat bazen de henüz başlamadan ilişkileri ölçüp tarttığımız görünmez bir eşik haline dönüşebilir.

İlişkiler derinleştikçe yalnızca karşımızdaki kişiyi değil, kendimizi de daha yakından tanımaya başlarız. Yakınlık arttıkça, başlangıçta idealize ettiğimiz ve hayranlıkla baktığımız “kusursuz” imgenin yerini, daha gerçek ve daha insani bir karşılaşma alır. Birlikte geçirilen zaman çoğaldıkça küçük unutkanlıklar, zaman zaman gecikmeler ya da gündelik hayatın sıradan aksaklıkları görünür hale gelir ve tam da bu anlarda, ilişki ideal olanla değil, gerçekte var olan iki insanın birbiriyle kurduğu temas üzerinden şekillenmeye başlar.

Yakınlık arttıkça tetiklenen korkular

Karşı tarafın tek bir davranışı bile “Ya bu kişi aradığım kişi değilse?” ya da “Ya üzülürsem ve yarı yolda bırakılırsam?” gibi korkuları tetikleyebilir. Bu kaygıyı yatıştırmak için ötekine karşı daha tetikte olmaya, onu sürekli gözlemlemeye, değerlendirmeye ve adeta bir işaret arar gibi ilişkiyi taramaya başlayabiliriz. Ancak bu tutum, kaçınılmaz olarak karşı tarafı da etkiler; kişi kendini savunmaya geçebilir ya da geri çekilebilir. Böyle anlarda yaşanan mesafe, karşı tarafı daha tehlikeli ve daha güvenilmez gibi gösterebilir ve başlangıçtaki “yarı yolda bırakılabilirim” inancını pekiştiren bir döngü oluşabilir. Bu döngü tekrar ettikçe insanlar daha güvensiz görünmeye başlar ve buna paralel olarak ilişkiye dair kriterler de giderek sertleşebilir.

İlişki derinleştikçe karşı tarafın bize dair daha fazla şey görmesi de kaçınılmazdır. Bu süreçte, bir zamanlar hayranlık uyandıran özelliklerimizin sıradanlaşabileceği ya da bazı yönlerimizin rahatsız edici bulunabileceği ihtimaliyle daha kırılgan bir pozisyonda kendimizi bulabiliriz. Kabul görmeme, beğenilmeme ya da reddedilme korkuları çoğumuz için tanıdıktır. Bu kırılganlığı hissettiğimiz anlarda, kendimizi açmak yerine dikkatimizi daha fazla karşı tarafa yöneltmeye, onu ince eleyip sık dokumaya ve olası riskleri erkenden tespit etmeye çalışıyor olabiliriz.

Bununla birlikte, karşı tarafı davranışlarından tamamen muaf tutmayı ya da her koşulda kırılganlığımızı görünür kılmayı savunmadığımızı belirtmek önemlidir. İlişkilerde kırmızı bayrakların farkında olmak ne kadar gerekliyse, tolerans alanlarımızı görebilmek de insanlarla anlamlı ve derin bağlar kurabilmenin bir parçasıdır. Bu nedenle zaman zaman kendimize şu soruyu yöneltmek faydalı olabilir: Karşı tarafa ihtiyaçlarımı ve beklentilerimi mi iletiyorum, yoksa kaygımın etkisiyle onu sürekli değerlendirip mesafe mi koyuyorum? Çünkü her ilişkide tetiklenir, korkar, kaygılanır; zaman zaman yaralar ve yaralanırız. Asıl soru, bambaşka bir insanla temas etmenin doğasında bulunan bu endişe ve belirsizlikle nasıl ilişki kurmayı seçeceğimizdir.

Tetiklenme anında kendine dönebilmek

Öncelikle odağımızı partnerimize ve onun davranışlarına kilitlemek yerine, bir süreliğine dikkatimizi kendimize yöneltmek yardımcı olabilir. Kulağa basit gelse de pratikte çoğu zaman zorlayıcıdır. Çünkü ilişki içinde tetiklendiğimiz anlarda, dikkatimizi iç dünyamıza çevirmek yerine karşı tarafı anlamaya, çözmeye ya da elemek üzere değerlendirmeye daha yatkın oluruz. Oysa tam da bu anlar, yaşadığımız duygunun kaynağını ayırt edebilmek için kısa bir süre durup bakmayı gerektirir.

Bu noktada küçük bir egzersiz destekleyici olabilir. Ancak bu çalışmayı yapmak size zorlayıcı geliyorsa, zorlandığınız yerde durmanız tamamen anlaşılırdır. İlişki içinde sık sık güvensizlik hissi yaşıyorsanız, bu deneyimi bir terapist eşliğinde ele almak da daha güvenli ve derinleştirici bir alan açabilir.

Bunu tanımadığım biri yapsaydı?

Partnerimin beni inciten davranışını, hayatımda duygusal olarak önemli bir yeri olmayan birinin yaptığını hayal ediyorum. Aynı davranış yine bu kadar acıtıcı ya da bu kadar tehdit edici olur muydu?

Eğer yanıtım evet ise, bu davranış gerçekten sınırlarımı aşan ve benim için kırmızı bayrak olarak değerlendirebileceğim bir alana işaret ediyor olabilir. Ancak yanıtım hayır ise, canımı yakan şeyin davranışın kendisinden çok, bu davranışın benim için önemli bir kişi tarafından yapılmasıyla ilgili olduğu anlaşılabilir. Yani acı, çoğu zaman davranışın kendisinden değil, kurduğumuz ilişkinin taşıdığı anlamdan besleniyor olabilir.

Asıl ihtiyacım ne?

Bu ayrımı yaptıktan sonra şu sorulara yaklaşmak mümkün hale gelir:

  • “Bu davranışın benim için anlamı ne?”
  • “Bu davranışta hissettiğim tehlike bana ne söylüyor?”
  • “Bu anda hangi ihtiyacım karşılanmamış olabilir?”

Görülmek, önemsenmek, güvende hissetmek ya da yanında biri olduğunu bilmek… Çoğu zaman öfke, kırgınlık veya hayal kırıklığı gibi duygular, bu temel ilişkisel ihtiyaçlara dair önemli bir bilgi taşır.

Bu pratik, kişinin kendisiyle temasını artırabilir ve ihtiyaçlarını daha açık bir yerden fark etmesine yardımcı olabilir. Ancak ihtiyaçlarımızın farkına varmak, onların mutlaka karşılanacağı ya da ilişkinin pürüzsüz ilerleyeceği anlamına gelmez. İhtiyaçlarımız ne kadar meşru olursa olsun, partnerimizin bunları karşılayacak gerçekliği ya da isteği her zaman olmayabilir. Bu durum, duyması zor olsa da ilişkiyi daha net görmemizi sağlayan bir bilgiye dönüşebilir.

Bununla birlikte, ihtiyaçların karşılanmadığı yerde bunu konuşabilmek, hayal kırıklığını birlikte ele alabilmek ve belirsizlikten birlikte geçebilmek; ilişkiyi “mükemmel” değil ama yeterince iyi, güvenli ve yakın kılan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle belki de çabamızı, hiç var olmayacak kusursuz partneri aramaya yöneltmek yerine; zor anlarda da konuşabildiğimiz, yan yana kalabildiğimiz ve gerekirse ilişkiyi sonlandırırken bile yıkıcı olmadan temas kurabildiğimiz ilişkiler inşa etmeye yöneltmek daha anlamlı olabilir.



Birce Bingöl

Özyeğin Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yüksek onur derecesiyle mezun olan Birce, %100 başarı bursu ile kabul edildiği Özyeğin Üniversitesi Çift ve Aile Terapisi Tezli Yüksek Lisans Programı’nı tamamladı. ICEEFT onaylı Duygu Odaklı Çift Terapisi eğitimlerini tamamlayan uzman, 2019 itibarıyla Türkiye’de sertifikalı uygulayıcılardan biridir. Klinik stajını Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nde tamamladıktan sonra birey,...



BLOOM SHOP