Teknolojik anlamda (günümüzün sonsuz iletişim imkanları bunun tam tersi olacağını düşündürse de) ikili ve sosyal ilişkilerimizi yakın mercek altına aldığımızda, insanlar arasındaki iletişimin hak ettiği yerde olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Romantik ilişkiler, iş ilişkileri, aile ilişkileri, eş-dost-akraba-arkadaş ilişkileri…

Thich Nhat Hanh, “The Art of Communicating” (İletişim Sanatı) adlı kitabında, iletişimin sadece sözlü ve yazılı olmadığını, vücut dilimizin, ses tonumuzun, fiziksel hareketlerimizin hatta ve hatta düşüncelerimizin de iletişimimizin bir parçası olduğunu söylüyor. Gün içinde neler hissettiğimiz ve yaydığımız duygular da buna dahil.

Günümüzde, yakınlaştığımız kişilerle aramızdaki ilişkilerin sağlam temellere oturmamasının çokça sebebi var. Bu yazımda, bu sebepler  arasından en önemlileri olduğunu düşündüğüm birkaçına değineceğim ve mutsuz ilişkilerde iletişim hatalarından bahsedeceğim.

1. Kendimizle aramızdaki iletişim eksikliği

Kendimizle iletişim halinde olmak, bugüne dek birçoğumuzun günlük rutini arasında yer almadı. Yaşadığımız her an bir şeyler hissettik ama bu hisleri tanımaktansa onları halı altına ittirmeyi ve fonksiyonel bir şekilde yaşamımıza devam etmeyi öğrendik.

Yakın ilişkilerimizin uzun vadede iyi gitmemesinin en önemli sebebi, kendimizle aramızdaki iletişimin son derece zayıf olması. Bu iletişimsizlik ne yazık ki her geçen gün bizi biraz daha yalnızlığın ve bencilliğin koynuna itiyor. İyi ilişkiler içinde olmak, insanın kendisiyle arasında da sağlıklı bir ilişki ve iletişim olmasını gerektiriyor.

2. Acı veren duygulardan kaçmak

Duygularımızı gözlemleyip rahatça ifade etmek birçoğumuz için çok zor. Geçmiş travmalar, utanç, öfke, korku gibi duygular içimizde varlıklarını devam ettirirken biz genellikle bize acı veren duyguların üzerini örtüyor ve onlardan kaçabildiğimiz kadar uzaklara kaçmaya çalışıyoruz.

Çünkü böyle öğrendik. Oysa hem kendimizle aramızdaki hem de çevremizdekilerle iletişimimizi güçlendirmek istiyorsak bu duygularla yüzleşmek, onları görmek, kabul etmek ve iyileştirerek acımızı dindirmek zorundayız. 

3. Tepkisel davranışlar

Genellikle istenmeyen bir durumla veya kişiyle karşılaştığımız zaman tepkiselleşiriz. İletişimde zorlandığımız zaman şu üç yoldan birine başvururuz: Kaç, don veya savaş.

Kaçmak olay yerini terk ederek, kapıyı çarpıp çıkarak veya iletişim kanallarını kapatıp her şey yolundaymış gibi yaparak; donmak bedeniyle orada olsa dahi zihinsel ve ruhsal olarak olay yerinden tamamen uzaklaşarak; savaşmak ise öfke ile yanıt vererek oluyor. Bunların üçü de olay karşısında cevap yerine tepki vermek ve sağlıklı çözüm yollarını kapatmak anlamına geliyor.

4. İç gözlem eksiği

Tepkiselleşmemizin esas sebebi ise tam olarak hissettiklerimizi kelimelere dökemiyor olmak. İletişimin tıkandığı noktada işe kendimizi iyileştirmekle başlamak seçilebilecek en etkin yol. İç gözlem, hem kendimizle aramızdaki iletişimi sağlamlaştırmak, hem de karşımızdakini anlayabilmek noktasında çok kritik.

Buna zaman ayırıp kendi iç alemini, düşüncelerini, hislerini gözlemlemeyen biri için karşısındakinin duygularını anlamak da kendi duygularını ifade etmek de zor. Ancak gözlemlediğiniz zaman düşünce, duygu ve davranış dizgenizi net bir şekilde ifade edebilirsiniz.

Günümüz insanının zihni susmamacasına kalabalık. İç dünyanızı, kendi zihninizi gözlemlemeye başladığınızda, hiç tanımadığınız yanlarınızla tanışacaksınız. Davranışlarınızı gözlemlemeye başladığınızda ise tahmin ettiğinizden çok daha ilginç sahnelerle karşılaşabilirsiniz.

İnsan tıpkı kendi sesini dışarıdan duyamadığı gibi, davranışlarına da objektif olarak bakamıyor. Yani olduğumuzu sandığımız kişi, diğerlerinin bizi gördüğü kişiden farklı. İlişkilerdeki problemlerin birçoğu, olduğumuzu sandığımız kişi olmayışımızdan kaynaklanıyor. Oysa dışarı çıkıp gözlemlemeye başladığınızda -ki bana bu konuda en çok meditasyon yapmaya başlamam yardımcı olmuştu- gerçeklerle karşılaşıyor ve çözüm yolları aramaya başlıyorsunuz.

5. Olumsuz duygu ve düşüncelerimizle başa çıkmayı bilmemek 

Thich Nhat Hanh, (Fidelity s.57) bir insanı sevmenin, karşındakini anlamak olduğundan bahsediyor. Anlamak için de dinlemek gerektiğinden… Ama önce kendini. İnsan ancak kendi acısını, iniş çıkışlı duygularını dinleyip anladığı, kendine karşı nazik ve şefkatli olduğu zaman karşısındakini anlayabiliyor, onunla empati kurabiliyor.

Kendimizle dost olduğumuz zaman, hırs, kaygı, bencillik, şikayet, gerginlik, atalet, memnuniyetsizlik gibi sağlıksız zihin durumlarını, şükran, eminlik, şefkat, güven, esneklik, netlik, sabır, neşe gibi sağlıklı olanlarıyla değiştirebiliyoruz. Bu da uzun vadede her türlü iletişimin kuvvetlenmesini sağlıyor.  

6. Hislerimizi ifade edecek kelime dağarcığına sahip olmamak

Leo Buscaglia, “Birbirimizi Sevebilmek” (Loving Each Other) adlı kitabında “Sıklıkla, ifade etmek istediğimiz şey konusunda net olmamanın yanı sıra, aynı zamanda anlatmak istediğimiz şeyi mantıklı bir anlamsal yapıya sokacak ifade hakimiyetine da sahip olmuyoruz. Olsak bile çoğu zaman karşımızdaki dinleyici dile getirilen konu hakkındaki entelektüel ve duygusal içeriği tercüme etmek konusuna ilgisiz, isteksiz veya beceriksiz kalıyor” diyor. Bu çok önemli bir nokta.

Duygularınızı yeterince gözlemlerseniz onları anlatacak kelimelere de sahip olabilirsiniz. Örneğin sizi nelerin öfkelendirdiğini gözlemleyerek belirledikten sonra bunu ifade etmeniz de kolaylaşacaktır. İfade bulan duygular, beynin sağ ve sol yarım küresini bir araya getiriyor. Bu birleşme duygusal bozukluğu iyileştirmeye de yardımcı oluyor.

Duygularınızı ifade etmeye başlamanın en sağlıklı yollarından biri duygu günlüğü tutmaya başlamak. Bunu yaparken, dikkat etmeniz gereken nokta “Öfke hissetmemeliyim” “Neden böyle hissediyorum?” gibi duygularınızı yargılamamak. Hepsini yazın.

Örneğin; “Eşimin bana …. sözleri söylemesi beni çok sinirlendiriyor. Öfkelenip tepki gösteriyorum. Sonra bu tepkimden olayı kendimden utanıyorum. Öfkelendiğime öfkeleniyorum ve bir sarmala giriyorum” gibi. Var olan duygularınızı kontrol edemezsiniz. Bu duyguları ancak sağaltabilir ve bu sağaltımın sorumluluğunu alabilirsiniz bunu unutmayın.

7. Tolerans tuzağı

Eşimin annesi düğünümüzde yaptığı konuşmada “Birbirinize tolerans göstermenizi diliyorum.” demişti. Ben hayatım boyunca tolerans göstermenin sağlıklı olduğuna inanmadım. Tanıdığım herkes birbirine tolerans gösterdiği için yaşadıkları sorunları yaşıyorlar.

Tolerans, karşıdakini olduğu gibi kabul etmemek, onun içten içe değişmesini istemek ve ona karşı içinde öfke biriktirmek anlamına geliyor. Tolere ettiğiniz her şey bir gün ödettireceğiniz hesap defterine yazılır. Hem size, hem de iletişim halinde olduğunuz ve tolere ettiğiniz herkese yük olur. Tolere etmeyin. Sorununuzu dile getirin. Sınırlarınızı belirleyin.

8. Dönüşümden kaçış

Karşımızdaki insanları değiştirmeye çalışmak son derece yorucu. Değiştirmeye gücümüzün yeteceği biri varsa o da kendimiziz. Ona karşı kendi bakış açımızı, algımızı, yargımızı ve nihai olarak davranışımızı değiştirebiliriz. Eğer bir konu aynı yerde tıkanıp kalıyorsa, eğer aynı konu size batıp duruyorsa, muhtemelen sürekli aynı tepkiyi vererek karşınızdakinden farklı bir yanıt bekliyorsunuz. Oysa, “yarası olan gocunur.”

Yaranızın ne olduğunu tespit ettikten sonra karşınızdakini yargılamak yerine, onun bu davranışının nedenlerini daha objektif olarak görebilir, kim bilir belki ona anlayışla yaklaşarak yardım bile edebilirsiniz.

Bu noktada Alain de Botton’un sözleri aklıma geliyor; “Karşımızdakini olgun bir adam/kadın gibi göreceğimize, ona bir çocuk gibi yaklaşsak tıpkı bir çocuğa vereceğimiz avansı ona da verir, böylece daha merhametli ve anlayışlı davranabiliriz.” Karşımıza çıkan ve özellikle de bize sorun yaratan her birey, bize kendimizle ilgili bir şey göstermek için orada. Bunu fark ettiğimiz zaman dönüşüm yolculuğumuz başlıyor.

9. İnsan tüketimi

Eskiden bozulup kırılanlar tamir ediliyor, eski kıyafetler yamanıyordu, şimdi atılıp, yerine yenileri alınıyor. Hızlı ve hazır çağındayız. İlişkilerde de durum böyle. Çağımız hızında, varılması gereken hedeflere doğru koşarken yaşamımıza katılan insanları da ne yazık ki tüketiyoruz. İşimize yarayanlar ve yaramayanlar olarak görerek bireyleri objeleştiriyoruz. Çıkarlarımıza hizmet edenleri yaşamımızda tutuyor, işimize yaramayanları ise kolaylıkla yaşamımızdan çıkarabiliyoruz.