

Dönüşüm üzerine söylenen sözler çoğu zaman büyük kırılma anlarına, radikal değişimlere ya da dramatik başlangıçlara vurgu yapar. Oysa dönüşüm, çoğu zaman küçük sorularla, içe dönük bir merakla ve zaman içinde gelişen farkındalıkla ilerleyen bir süreçtir. Bu süreci daha yakından anlayabilmek için Özgünlük Okulu kurucusu, Kundalini Yoga ve Meditasyon destekli rehber Nur Taran’ın deneyimlerine kulak verdik. Kundalini Yoga’nın, meditasyon pratiklerinin, günlük ritüellerin ve topluluklarla kurduğu bağların bu yolculuğu nasıl desteklediğini; zamanla nasıl bir içsel denge kurduğunu ve bireysel farkındalığın kolektif bir anlayışa nasıl evrildiğini konuştuk. Nur Taran ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportaj, dönüşümün sadece kişisel bir deneyim değil, paylaşım ve karşılaşmalarla derinleşen bir süreç olduğunu anımsatıyor!


Yolculuğunuzun en başına dönelim… Bu uzun dönüşüm yolculuğuna ilk adımı nasıl attınız? Hayatınızı dönüştüren o ilk ihtiyacı, merakı ya da motivasyonu nasıl tanımlarsınız?
Soruyu okuduktan sonra çokça düşündüm… Sanırım kendi yolculuğuma dönüşüm yolculuğu diyemiyorum. Olmak yolculuğu diyebilirim belki… Deneysel bir öğrenci olmayı, daha fazla aradan çekilmeyi öğrenme yolculuğu olabilir ya da. Zira kendimi bildim bileli insan olmanın ne demek olduğunu ve benim için ne anlama geldiğini sorguluyorum.
Çocukluğumdan beri, çevremdekilerin hallerini derinden hisseden biri olarak, çevremde gördüklerimin ne kadarı benim için insana dair ve insan olma tanımıma dahil oluyor algılamaya çalışıyorum. “Ben kimim?” sorusu, kendi içimdeki katmanları algılamaya ve çevremdekilerle benzerliklerimi ve farklılıklarımı anlamaya başladığımdan beri öyle farklı şekillerde tanımlanıyor ve bazı tekrar eden desenlerimin renkleri hem yaşla, hem deneyimlerimle öyle çeşitleniyor ki… Zannediyorum öğrenme ve öğrendiklerimi paylaşma motivasyonumu bu ve hayatın kendisi besliyor.
Diğer yandan “Ben kimim?” sorgulamalarımın içinde en önemli kırılma, 28 yaşımda kurumsal kariyerimi noktalamaya karar vermemle oldu diyebilirim. Bu karar milattı, evet. 17 yaşından itibaren aralıksız çalışmış bir genç insan olarak sistemin yükünden depresyona girdiğim bu döngüsel yaş, beni ötesini düşünmeye itti, tüm gücüyle zorladı. İstemeye istemeye hayatın önüme çıkardığı bilinmezler uçurumuna atladım. Zira o şekilde devam etmemin mümkün olmadığı bir yere gelmiştim… Ve uçurumlara atlayan hemen herkes gibi ben de atladığımda uçabileceğimi ilk kez o zaman keşfettim.
Keşif, Hindistan’da Goa’da tek başıma var olabileceğimi ve özgür olduğumu fark etmemle derinleşerek, genişledi. Yol böylece kendiliğinden beni bir heykel gibi yontmaya devam etti, ediyor.
Kundalini Yoga, yolculuğunuza nasıl ve ne zaman dahil oldu?
Kundalini Yoga 2010 yılında hayatıma ilk olarak Snatam Kaur’un seslendirdiği Ong Namo Guru Dev Namo mantrasını duymamla dokundu. İlk duyduğumda hiçbir fikrim olmasa da Snatam’ın adanmışlığı, mantranın frekansı bana kalbimi hatırlattı. Ben, kendimin eviyim…
Bunu derinden hissettiğimi ve aslına bakarsan uzun süre sonra gerçekten ilk kez bir şey hissettiğimi görmek beni çok etkiledi. Sanki uyuşuktum, donmuştum da biri beni dürttü, buzları eritti ve uyandırdı… Ben kimliklerimin dışında sonsuz bir akışı içimde taşıdığıma dair ilk hissiyata o zaman dokundum diyebilirim. Sonra Yogaşala’da Esra Banguoğlu Oğut’un derslerinde kendimi buldum ve uzun sorgulardan sonra eğitmenlik ve daimi öğrencilik taahhütümün yolunu yürümeye başladım.
Bize biraz Kundalini öğretisinden ve hayatınıza kattıklarından bahsedebilir misiniz?
Kundalini Yoga ve meditasyon zihnime, bedenime sağladığı sayısız yararın yanı sıra her şeyden önce bana başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu gösterdi. Bedenimin, zihnimin, kaygılarımın ötesinde bir boyutun, bir yaşam biçiminin, bir topluluk olma hissinin, gelişimin ve kendin gibi olabilme halinin var olduğunu hissetmem için kendimle temasa geçmeme vesile oldu. Zihnimin bana anlattıklarını gözlemleyebileceğimi bu vesileyle öğrenip, karmaşadan çıkıp, içimdeki ilahi benliğe yönelme, dinleme ve gözlemleme yetisi kazandırdı. Gürültülü bir dünyada, içimdeki sesleri duyabilmem, aşırı hassasiyet taşıyan bir insan olarak kendi hislerimi, başkalarının hislerinden ayırt edebilmem ve korkmadan hassasiyetimi bir yetenek olarak kullanabilmem için bana bir alan açtı.
Dışsal otoritelerden sıyrılıp, içimdeki Kaynak’a yönelmem, “Ben kimim, neden buradayım?” gibi soruların yanıtlarını dinleyerek, hayatın içinde bu yanıtların gereklerini yaşamaya başlamam Kundalini Yoga’nın beni kendime daha çok yaklaştırması sayesinde oldu. Bir öğretmen, bir rehber olmanın öncelikle sorumluluğunu, bazen ağırlığını ve en çok kendimi genişletmem konusundaki motive edici gücünü Kundalini Yoga ve meditasyon öğretisi sayesinde keşfettim. Sesimi çıkarmak ve sesini çıkarmak isteyenlere destek olmak öğretiyle güçlenen sinir sistemlerimiz sayesinde gerçekleşebildi.
Bireysel travmalarımın etkilerinden bilinçli seçimlerle yükselmeyi seçecek farkındalıklara oturduğum meditasyonlarla kavuştum. Hem fiziksel hem duygusal olarak daha dayanıklı, merkezinde kalabilen biri olma seçimini yapmak niyetiyle her gün yeniden meditasyonuma oturuyorum. Duygularla baş etme, yoğunlukları karşılayabilme kapasitemin genişlemekte olduğunu gözlemliyorum. Her anın içinde bir tercih olduğunu fark etmem de Kundalini Yoga pratiklerinin doğrudan etkileri arasında kesinlikle. Kendi kendime “Otomatik tepkiler mi, yoksa bilinçli yanıtlar mı?” sorusunu sormayı bu pratikler, eğitimler, rehberlerimin desteği ve yolculukta beraber yürüdüğüm yoldaşlarım sayesinde hem kendime hem de başkalarına sormaya cesaret edebildim.
Ve hayatımda mümkün mertebe kalbimden yana olanı seçmeye başladım. Mantralarla, nefesimle, kelimelerle… Naad Yoga’nın beni kendi sesimin ilacıyla tanıştırdığını hissediyorum. Sonra bu yolda yürürken yapmaya başladığım çemberler, paylaşımlar, inzivalar… Kundalini Yoga’nın bana sadece bireysel değil, kolektif bir dönüşüm yolculuğu sunduğu da başından beri çok açık.
Şu an geldiğim noktada Özgünlük Okulu’nda dostlarımla Kundalini Yoga temelli bilinç yükselten, bedeni şifalayan ve zihinsel süreçleri yeniden programlamamızı sağlamak amacıyla özenle gerçekleştirdiğimiz programlar, inzivalar, çemberler düzenliyoruz. Şu sıralar bunu, partnerim Serhan Lokman ile birlikte kurduğumuz dünyanın farklı coğrafyalarından kaydettiğimiz şifa müziklerini yayınlayacağımız, özel isimlerin albümlerine ev sahipliği yapacağımız, şifa sanatlarını dünyanın farklı yerlerinde çemberlerle buluşturacağımız Kura Records adında bir yeni oluşum takip ediyor.
Kundalini Yoga ve meditasyon öğretisiyle başlayan yolum, Kundalini’yi hayatımın bir parçası haline getirerek beni, bizi daha geniş coğrafyalara yayılmaya davet ediyor. Daimi bir öğrenci, teslimiyetle ve sevgiyle hizmet etmeyi seçmeye dua eden bir rehber olarak sevgiyle çalışmaya, hizmet etmeye, devam etmeye niyet ediyorum.
Öğrencilikten öğretmenliğe, oradan şifacılığa ve rehberliğe uzanan yolculuğunuz nasıl şekillendi? Başkalarına alan açarken kendi alanınızı koruyabilmek ve özgün kalabilmek sizin için nasıl mümkün oldu?
Kundalini Yoga ve meditasyon öğretisinde öğrenci olmak, doğrudan doğruya öğrendiğinin sorumluluğunu alıp sana iyi geleni çevrenle paylaşmak istemek demek. Zaten öğretiyi aktaran Yogi Bhajan da ilk derslerinde bunu yapıyor: Bir meditasyon öğretiyor ve öğrencilerine hemen çıkın ve bunu öğretmeye başlayın diyor. Öğretmenlik, daimi öğrenci olmayı kabul etmek, öğreteceklerini önce kendin deneyimleme sözünü kendine vermektir.
Kundalini Yoga ve meditasyonu aktardığımızda bizler ruhsal tekamül üzerine çalışıyoruz. Bir konuyu çalışıyorsak o konuda kendimize deneyim alanı açmamamız gibi bir şey söz konusu bile değil. Tam tersi buna gönüllü olduğumuz için bu alanı açmayı aslında bir nevi kabul ediyoruz. Buna teslim oluyoruz. Dolayısıyla, benim deneyimime göre bu öğretiyle çalışırken öğrenci olmayı kabul etmeyen hiçbir insan öğretmen olamaz. Diğer yandan öğrendiğimizi aktarmak, aktarabilmek de bir lütuf. İlahi akışın bize bir lütfu. Bunun kıymetini de derinden biliyorum.
Şifacılık kelimesiyle hala mesafeli bir ilişkim var çünkü ben kimseye şifa verebileceğimi düşünmüyorum. Bunun ilk nedeni bir insanın ancak kendi kendine izin verirse kendini şifalandırabileceğine inanmam. İkincisi ise kimsenin “bozuk ya da hatalı” olduğunu düşünmemem. Yaptığım rehberliğin merkezinde, birlikte çalıştığım insanların yaşadıkları deneyimlerden aldıkları yaralara birlikte bakabilmek, doğru soruları beraber sorabilmek ve zalim, kurtarıcı ya da kurban rollerine kapılmadan o deneyimdeki duygusal yükleri serbest bırakıp, ötesinde ne olduğunu merak etmeye, o yaraların bilgeliğe dönüşmesine alan açmak var. Gözlemci bir yerden, kişinin kendini etiketlemeden, filtrelemeden, utandırmadan, suçlamadan kendi iç hakikatine bakabilmesine destek olmak var…
Genellikle yara almış, aşırı hassasiyet taşıyan insanlarla çalışıyorum ve onların bu hassasiyetlerini bir zayıflık değil, bir geçit olarak görmeleri için alan tutuyorum. Yaraların, bir okul gibi görülebileceğine ve içlerinden en yüksek bilgeliğin çıkarılabileceğine inanıyorum. Bu alanı koruyabilmek için kendime sadık kalmam, kendi alanımı muhafaza etmem gerekiyor. Duyduğum her şeyi kendimdeki yankısıyla dinliyorum.
Her gün yeni bir hayat gibi geliyor bana. Ve bu hayatın bana ne anlattığını, bu deneyimin bendeki yansımasını, ne anlama geldiğini ve bunu hayata nasıl uygulayacağımı soruyorum. Gözlemlediğim her durumun içimdeki duygulara dokunduğu yerde duruyorum: “Şu an ne hissediyorum? Neye ihtiyacım var? Bu nereden geliyor?” Bu içsel çalışmayı kesintisiz sürdürüyorum. Zaman zaman hayattan çekilip inzivaya girdiğim oldu, oluyor ve yaptıklarım itibarıyla bu benim için bir ihtiyaç ama artık geldiğim noktada, bu derinliği hayatın tam içinde yaşarken, eylem halindeyken de açabildiğimi görüyorum.
Kendime küçük alanlar yaratıyorum ya da her gün mutlaka meditasyona oturuyorum. Gerekirse günde 2-3 kez… Çünkü sindirmem gereken deneyimlerle temas kurma ve dönüşüm için buna ihtiyaç duyabiliyorum. Burada Kundalini Yoga her daim yanımda tuttuğum bir acil müdahale timi gibi. Bu müdahale timini de rehber olmak isteyenlere aktarıyorum. Yani aslında hem deneyimler, işim, okul, dostluklarım, çemberlerim ve danışanlarım, her şey ama her şey yeni algıları ve onları paylaşmam için açılan alanları destekliyor.
Rehberlik dediğim şey sadece bir bilgi aktarımı ya da benim daha çok bildiğimi düşündüğüm için tuttuğum bir alan değil, bir’lik’te oturup dinlemek… Üst benliğimizin ya da öğrendiklerimizin bize ne anlattığını duymak. Ve sonra, ötesinde ne olduğunu sorup yanıtın kendiliğinden belirmesi için içimizde yer açmak… İçsel bir dönüşüm bu şekilde alan açıp, alan tutup, dinlemek ve merak etmekle gerçekleşen bir süreç. Sonuç odaklı olunduğunda sabırsızlığa kolayca kapılabileceğimiz bir yolculuk. Ve yolculuğun kendisi yolu biliyor. Biz istikrarla beraber adım atmaya devam ediyoruz yalnızca…
Meditasyon, sesle şifa, günlük ritüeller gibi çeşitli pratikler hayatınızda önemli bir yer tutuyor. Bu pratiklerle zaman içinde nasıl bir içsel denge kurdunuz? Kendi özüne yaklaşmak isteyen bir kişi bu ritüellere nereden ve nasıl başlayabilir?
Meditasyon, sesle şifa, günlük ritüeller… Bunlar benim hayatımda yalnızca birer uygulama değil, kendime doğru yaptığım içsel yolculuğun köprüleri. Kendimle aramdaki mesafeyi yürümem, kendimi regüle etmem, tam manasıyla ne yaşadığımı anlamak ve yaşadıklarıma bilinç taşımak, hayatın içinde daha rahat kendim olabilmek için başvurduğum dostlar…
Zamanla fark ettim ki bu pratikler, tıpkı bir sarkaç gibi çalışıyor. Önce uç noktalara savruluyorsun. Tüm varlığınla bir ritüele, bir uygulamaya, bir yönteme sarılıyorsun. Hayatı pratik yapmak, sunağını düzenlemek, her şeyi ona göre düzenlemek üzere yaşamaya başlıyorsun. Gerçekten adanmışlık nedir diye deneyimlemek isteyen ruhlar için en azından bu böyle başlıyor. Ama sonra… yavaş yavaş fark etmeye başlıyorsun: Bu ritüellerin her biri sadece birer araç. Ve bu araçlar seni bir merkeze çağırıyor. O merkez senin özün. Sakinlik orada. Hatırlayış orada. Dışsal uygulamalar, içsel varlığına hizmet eden köprüler yalnızca. Ritüeller, meditasyonlar, mantralar ya da nefes çalışmaları… Hepsi birer enstrüman. Ve sen, bu sonsuz orkestra içinde İlahi Olan’ın çaldığı melodinin bir parçasısın.
Kendi özüne yaklaşmak isteyen birine şunu söyleyebilirim: Başlamak için büyük bir plan yapman, hayatını baştan sona değiştirmen gerekmez. Belki sabahları birkaç dakika sessiz kalmakla… Belki her gün aynı saatte bir bardak suyu şükranla içmekle… Belki günde sadece üç nefesi farkındalıkla alıp vermekle başlayabilirsin. Ritüel demek, farkındalıkla yapılan her şey demek olabilir. Basit ama içten gelen bir niyetle… Zamanla bu küçük uygulamalar, seninle konuşmaya başlar. Hangi pratik sana gerçekten iyi geliyor? Hangi ses seni derinden titretiyor? Hangi hareket seni merkeze getiriyor? Soruların cevapları, ancak deneyimle ortaya çıkar.
Ve bir gün, ritüellerin kutsal bir görev gibi değil, sevdiğin biriyle her gün buluşmaya gider gibi doğal hale gelir. Çünkü o buluşmada aslında kendinle randevun vardır. Ve her defasında biraz daha hatırlarsın: Ben zaten tamamım. Bu uygulamalar sadece bana bunu unutturmayan dostlar. Kendimle aramdaki mesafeyi yürümemi sağlayan köprüler… O zaman Kundalini Yoga ve meditasyon seansına katılmak da senin için derse gitmek değil, kuantum zıplaması yapmaya, sinir sistemine güvende ve ilahi olanın kucağında olduğunu hatırlatacak bir simülasyona girmeye hazırlandığın bir kendine ait alan olarak şekil değiştirebilir.
Ritüel, sadhana, sunaklar… İlahi yönümüzü gündelik hayatta güçlendirmek, hayatı bir meditasyon olarak yaşamayı seçtiğimizi kendimize hatırlatmak içindir. Geri kalan her şey simgelerden, metaforlardan ibarettir.
Gücümüzü hep ilahi benliğimizde tuttuğumuzdan emin olmamız bu yolda yürüyenler için çok önemli… Ne bir rehber, ne bir Tanrı ya da Tanrıça resmi, ne bir kitap… Üst benliğinin rehberliğinden daha fazla şey anlatamaz sana… Öte yandan onlar olmasa kayboluruz. Mevlana ne güzel diyor: Arayan bulamaz ama bulanlar arayanlardır diye… Aramadan aramaya devam etmektir ritüellerde, pratiklerde, öğretilerde aradığımız.
Bireysel yolculuğunuzu Özgünlük Okulu gibi kolektif alanlara taşıyarak topluluklar oluşturdunuz. Sizce günümüzde bu tür alanlara sahip olmak neden bu kadar kıymetli ve nasıl bir dönüştürücü potansiyel taşıyor?
Üniversite yıllarından kalbime işlemiş bir slogan yeniden herkesin gündemine oturdu geçtiğimiz günlerde: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz… Özgünlük Okulu tam olarak bu ruhla kuruldu. Kundalini Yoga’da sangatın, gerçeği arayanların bir aradalığının ve birbirine desteğinin yolun mihenk taşı olduğuna inanırız. Bu yol öyle bir yol ki insan tek başına yürüyor ama yalnız yürüyemiyor.
Kimse kimseyi travmasından çekip çıkaramaz fakat aynalarla beraber olmak yolu, özellikle zor zamanlarda katlanılır kılıyor. Annem, “İnsan insanın zehrini alır” der. Zehrimizi akıtırken yoldaşlarımız olmadan yürüyemeyeceğimize kalpten inandığım için Özgünlük Okulu’nu kurduk. Adında özgünlük olsun istedik çünkü yeni çağın en büyük derdi bu olacaktı ki öyle.
Herkesin hem estetik akımlarıyla, konuşmalardaki tonlamaları ve mimikleriyle, biat kültürüyle birbirine benzemesi için baskı üzerine baskı yediği bu dönemde kendilik kavramı, özgünlük kavramı, hayatının lideri olmayı seçmek, ses çıkarmaya karar vermek toplumsal bilinç yükselişini sağlayacak temel taşlar olacaktı. Bunu hem içsel olarak hem de Kundalini Yoga öğretisinde milyonlarca kez tekrar ettiğimiz için biliyorduk. Yani aslında senelerdir tam da bu zamanlara hazırlanıyorduk. Okul da buna destek olmak için kuruldu. Şu an beraberce okulda temel bir ekip el emeği göz nuru, hiçbir destek almadan, hiçbir reklam vermeden organik şekilde alanı ayakta tutuyor.
Yolculuğunuz boyunca karşılaştığınız zorluklar ya da dirençler oldu mu? Bu deneyimlerin size ne gibi katkıları oldu? Kendi dönüşüm yolculuğunda benzer dirençlerle karşı karşıya kalanlara nasıl bir bakış açısı önerirsiniz?
Okulu kurarken de Kadıköy’de Güneşli Ev’i, ev stüdyomun kapılarını açarken de çok zorluklarla karşılaştım. Hem insanların yarattığı büyük hayal kırıklıkları, hem ekonomik zorluklar, böyle bir ülkede spiritüel yolda yürürken sömüren hocaları ve sömürülen öğrencileri görmek, onlardan biri olmamak için sürekli olarak temkinle davranmak bir yandan hayatta kalmaya, başkalarını da teşvik etmeye çalışmak onlarca kez tükenmişlik yaşamama neden oldu. Defalarca kaçıp kurtulmak istedim. Nereye kaçıyorsam?
Bu zorluklar sapla samanı birbirinden ayırmak, sağlıklı sınırları tanımak, neyi neden yaptığını, nefsini besleyen çakallıklarını ve safiyane hislerini dürüstlükle görmek için geçilmesi gereken sınavlar… Bu sınavlar sonucunda ben de, hayatımda kalan insanlar da şu an kendimizle hizalı olduğumuz yerden, emin olduğumuz alanlarda kelimelerimizi ve eylemlerimizi özenle seçerek hareket ediyoruz.
Almanya’da aşramda bir inzivamız esnasında rehberim Sat Hari bana devam etmenin 100 yolunu yazdırmıştı. Devam etmek bazen durmayı, bazen isyan etmeyi, bazen alnını yere koymayı, bazense tüm gücünle çalışmayı gerektiriyor. Tavsiyem devam etmenin yollarını kendilerine hatırlatmaları. Çünkü madem ki doğduk bu hayata, elimizden geleni yapmazsak bu hayatta tatmin de memnuniyet de imkansız. En azından bence…
Sizce dönüşüm kadar durmanın, dinlenmenin ve sadece “olma” halinin de dönüştürücü bir gücü var mı? Sessizlik, boşluk ve yavaşlık gibi alanlar özgünlüğü nasıl besliyor?
Aslında yukarıda bundan bahsetmeye başlamıştım… Bence böylesi bir sistem içerisinde durabilmek devrimci bir harekettir. Durmanın, dinlenmenin ve sadece olma haline izin vermenin, içinde yaşadığımız bu sistemde başlı başına devrimci bir eylem olduğuna inanıyorum. Çünkü bize sürekli hızlı olmamız, çok sesli konuşmamız, her anımızı verimli ve dolu geçirmemiz gerektiği empoze ediliyor. Oysa, tüm bu gürültünün içinde yavaşlamak, sessizleşmek ve boşlukla kalabilmek, insanın kendine dönebilmesi için en güçlü adımlardan biri.
Bu dünyada vitesi boşa almak, sadece kendini duymak üzere durabilmek büyük bir cesaret. Zira sürekli çalışmak, üretmek, kendini kanıtlamak üzerine kurulu bir sistem, insanın üzerinde görünmez bir baskı yaratıyor. Özellikle meditasyon pratiklerinde yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu: Boşluğa zemin hazırlamak.
Meditasyon, aradan çekilmeyi mümkün kılmak denir. Aslında asıl meditasyon aradan çekildiğimizde olan haldir. Dolayısıyla yaptığımız pratiklerin ağırlıklı odağı meditasyon yapmak değil, meditasyonun olmasına izin vermek. Ve bu boşlukta, vitesi boşa aldığımız o yerde, sadece düşüncelerimizi, duygularımızı, içimizden geçenleri ve nefesimizi gözlemlediğimizde, işte tam orada — bir kuantum sıçraması gerçekleşiyor. Çaba ile ulaşamadığımız üst bilince, arayarak bulamadığımız yanıtlara bu boşluk halinden temas ediyoruz. Yanıtları zorla çağırmak yerine, onlara yer açıyoruz. Ve bu yer, sadece sessizlikte açılabiliyor.
Bu yüzden, kendimize boşluk tanımak; hiçbir şey üretmeden, sadece olmak için bir alan bırakmak o kadar kıymetli ki… Çünkü bu hal, aynı zamanda kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin bir yolu. Ve ne zaman bu boşlukta kendimize izin verirsek, hayata geri döndüğümüzde de yine kendimiz olmaya izin verebiliyoruz. Bu anlamda sessizliğe alan açmak, özgünlüğün ana şartı gibi…
Dişil enerji ve kadın arketipleri gibi temalar çalışmalarınızda güçlü bir yer tutuyor. Bu alanlara yönelmenizde ne etkili oldu? Sizce günümüz kadınının bu kadim bilgeliklerle yeniden bağ kurması neden bu kadar önemli?
Dişil enerji ve kadın arketipleri, yıllardır süregelen çalışmalarımda dediğiniz gibi güçlü, önemli ve vazgeçilmez bir yer tutuyor. Bunun nedeni elbette hem Türkiye’de kadın olmakla ilgili yaşanan zorluklara, kadın cinayetlerine, aile yapısındaki ve ilişkilerdeki çürümüşlüklere, işlemeyen yapılara ve kadının bu yapılar altında hem ruhen hem de gerçek anlamda öldürülmesine birebir tanık olmam, hem de kendi hayatımda bu zorlukları derinden deneyimlemem, gözlemlemem.
Tıpkı insan olmanın yükleri ve mucizeleri olduğu gibi, kadın olmak da çok katmanlı ve keşfettikçe ne kadar derinliği olduğunu şaşırarak algılamakta olduğum bir yolculuk. Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı, hiç şüphesiz, hem feminizme bakış açımı çok özgür bir alana taşıdı hem de içimde kendime ve kız kardeşliğe dair güçlü bir alan açtı. Kundalini Yoga’nın otantik ilişkiler modülü kapsamında derinleştiğimiz arketip çalışmalarıyla birleştiğinde, masalların kadim bilgeliği ile gündelik hayatın gerçekliğini buluşturmak için yeni bir bakış açısı doğdu içimde.
Bu birleşim, Eve Dönüş ismini verdiğim 12-14-18 haftalık programın içinde uygulamaya başladığımız adına “Kadınlığın Atlası” dediğim bir çalışmanın ilhamı oldu. Bu çalışmada kadınlarla, kadınlığa, hayata, aileye, ilişkilere, topluma ve kendimize dair algılarımızı yeniden tanımlamak üzere bir yolculuğa çıkıyoruz.“Özgürlük nedir?”, “Kadın olmak ne demektir?”, “Anne olmaya, eş olmaya, sevgili olmaya ya da kimsenin bir şeyi olmadan sadece birey olarak var olmaya dair algım ne?” gibi sorularla yola çıkıyoruz.
Bize öğretilen, dayatılan, içselleştirdiğimiz ya da artık hizmet etmeyen inanç kalıplarını birlikte inceliyoruz. Ve kendi ihtiyaçlarımızı yeniden belirlemeyi, o ihtiyaçların arkasındaki duygularla temasa geçmeyi, bedenlerimize, seslerimize, sezgilerimize yeniden bağlanmayı öğreniyoruz. Bu çalışmayı 5 yıldır sürdürüyorum ve her yıl en az bir kez bu çemberi açıyoruz. Başından beri benimle birlikte olan yoldaşlarım var, aramıza yeni katılanlar da oluyor. Ve ilginç bir biçimde, ilk çemberden bugüne kadar irtibatımız hiç kopmadı. Hala birlikte üretiyor, birbirimizin dönüşümüne tanıklık ediyoruz.
Şahit olduğum dönüşümler olağanüstü: Evlenme ya da boşanma kararı alanlar, bir ilişkiyi sonlandıran ya da yeni bir ilişkiye adım atma cesareti bulanlar… Kariyerinde yön değiştiren, otoriteyle olan ilişkisini dönüştüren, sesini duyurmayı seçen kadınlar… Bedenini, sezgilerini, duygularını sahiplenmeye başlayanlar… Toplumun baskısından sıyrılarak kendi bireysel yolunu bulmaya niyet eden kadınlar… Kendini sevmeye, dinlemeye, kollamaya yeniden başlayanlar… Kısacası kendi olmaya, kendi hayatını sahiplenmeye, sözünün arkasında durmaya, kendinin yanında kalmaya karar veren kadınlara şahitlik ettim.
Peki neden bu çalışmaları yapmak önemli? Çünkü kadın bastırıldığında, susturulduğunda, öldürüldüğünde hayatın ritmi bozulur. Kadın sustuğunda, sadece bir birey değil, nesiller boyu aktarılacak bir hafıza da sessizleşir. Çünkü bir kadının kendi sesini yeniden bulması, sadece kendi hayatını değil, etrafındaki herkesin yaşamını da dönüştürür. Çünkü kadınlığın bilgeliği, sadece kadınlar için değil, tüm insanlık için iyileştiricidir. Çünkü, kadınların bir araya gelip kendi hakikatlerini konuşabildikleri, yüzleşebildikleri ve şefkatle birbirine eşlik edebildikleri çemberlerin, dünyada kalıcı bir değişim yaratabileceğine inanıyorum.
Sistem kadının kadınla rekabeti, dış görünüm, ideal annelik, eşlik kavramları üzerine oynarken, birbirimize güvenebileceğimizi görmek, zorlandığımız duyguları birbirimizi anlayarak ve birbirimize alan tutarak yaşamak hayatta güvende hissetmek ve yeni insan modeline alan açabilmek açısından çok hayati. Bu çalışmaların ilhamı da tüm bu konuların ve çok daha fazlasının üzerinde yükseldi, yükseliyor.
“Topluluk” duygusu, bireysel dönüşüm kadar kolektif iyileşmenin de anahtarı gibi. Sizce kadınların bir araya gelip birbirine alan açması, tanıklık etmesi neden bu kadar güçlü bir pratik? Kendi kurduğunuz bu alanlarda nasıl bir dönüşüm gözlemlediniz?
Kadınların bir araya gelerek birbirine alan açması, sadece bir paylaşım değil; aynı zamanda kadim bir hatırlayış. Bedenimizde, sesimizde, bakışlarımızda taşıdığımız geçmişin yükleri ve hikayeleri, bir başkasının tanıklığında hafifliyor.
Bu çemberlerde en çok fark ettiğim şey, bir kadının kendine izin verdiğinde, diğer kadınlara da aynı izni verme gücünü taşıması. Dönüşüm, tek başımıza değil; birlikte hatırlayarak, ağ kurarak, birbirimizin aynası oldukça mümkün oluyor. Sonra… Topluluk duygusu, bireysel iyileşmenin ötesinde, kolektif belleğin ve şifanın alanını genişletiyor. Kadınların bir araya gelerek kurduğu bu çemberlerde tanıklık, sadece dinlemek değil; var olmak, görülmek ve görülene alan açmak anlamına geliyor. Kurduğumuz alanlarda defalarca tanık olduğum şey şu oldu: En derin acılar bile, yargısız bir tanıklıkla hafifliyor, yeniden şekilleniyor. Kadınların birlikte hatırlaması, birlikte ağlaması, birlikte gülmesi; yalnızca bireysel değil, nesiller arası bir şifalanmaya hizmet ediyor.
Her tanıklık bir ilmek gibi; görünmeyen yaralarımıza dokunan, unuttuğumuz gücü bize geri veren bir ilmek. Bu alanlarda gözlemlediğim dönüşüm, topraktan çıkan bir filiz gibi: önce içe döner, sonra güneşe uzanır. Her kadının sesi, bir diğerinin hatırlayışına çağrıdır. Ve biz birlikteyken, daha çok hatırlarız. Daha çok iyileşiriz.
Sezgilerle hareket etmek, anda kalmak ve kontrolü bırakmak… Bu kavramlar dönüşüm yolculuğunun önemli bileşenleri gibi görünüyor. Siz sezgisel rehberliği hayatınızda nasıl güçlendirdiniz? İç sesimizi duymakta zorlandığımız anlar için neler önerirsiniz?
Bu üç kavram çokça kullanılıyor fakat sezgilerimizi, an farkındalığını ve teslimiyeti tam manasıyla hayatımıza entegre edebilmek için her daim bilincimizi taze tutmak, farkındalığımızı canlı kılmak gerekiyor. Zira çok hızlı bir şekilde uykuya dalabiliyoruz. Uykuya dalmamak için yukarıda da bahsettiğim gibi vitesi boşa almak yani sessiz şahitlik alanlarını beslemek ve daim kılmak önemli.
Sezgisel rehberliğim, sessizliğe alan açıp içsel seslerimi ayırt etmek üzere dinleme yetimi geliştirmeye zaman ayırmamla güçlendi, güçleniyor. Bazen kaybolmuş hissettiğim oluyor ki o zaman daha da fazla sessizliğe ihtiyaç duyduğumu anlıyorum. Her şeyin hızla aktığı bir dünyada durmaya, beklemeye ve içerden gelen o narin fısıltıyı ayırt etmeye vakit ayırmak tek davetim olur bu konuda. Sezgi, ruhun fısıltısı; onu duymak için dış dünyanın değil, iç dünyanın yankısına kulak vermek gerekiyor. Anda kalmak için önce yavaşlamaya cesaret etmemiz ve bunun için de frene sakin sakin, bilinçle basmamız, söz gelimi nefeslerimize odaklanmamız, bedenimizi gevşetmemiz ilk adımlar olabilir. Meditasyon seanslarımızda her seferinde bu fren mekanizmasını deneyimlemeye gayret ediyoruz.
İç sesimi duyamadığım zamanlarda, doğaya çıkıyorum. Sessizliğin sesiyle yürüyüp kalbimin üzerine ellerimi koyarak derin bir nefes alıyorum. O anlarda bir şey değişiyor; zihin yumuşuyor, kalp açılıyor. Bazen sadece soru sormayı bırakıp kalbine sarılman ve ötesini görmeye açıldığını emin bir yerden beyan etmen yeterli. Aslında bazen değil de genellikle diyelim. Bazı cevaplar yalnızca sessizlikte, yanıtın bildiğimiz yerden gelmeyeceğine teslim olduğumuzda ve kontrol etme çabamızı serbest bıraktığımızda geliyor.
Sevgimle…








