Günümüzün en popüler başlıklarından biri “kendini sevmek”. Kendini sevmek elbette önemli, ancak bir şeyi sevebilmek için önce onu tanımamız, bilmemiz ve anlamamız gerekir. Kendini tanımak; tıpkı yeni bir insanı tanımak, yeni bir arkadaş edinmek gibi insanın kendisiyle vakit geçirmesi ve  onun hakkında fikir edinmesiyle gerçekleşebilir.

“Kendini sevmek; eşsizliğini yeniden keşfetmek ve sürdürmek için mücadele etmektir.”  Leo Buscaglia

Bir sürü insanla vakit geçiriyor, hoşbeş ediyoruz ancak kendimize zaman ayırmışlığımız, kendimizle konuşmuşluğumuz, onu izlemişliğimiz pek çoğumuz için yok denecek kadar az. Tıpkı bir dostu dinler gibi kendimizi dinlesek kim bilir bize neler anlatacak? Ne ağlayacak, ne şikayetler edecek, ne dertlenecek.

Ve biz de ona tıpkı bir dosta yaklaşır gibi yaklaşsak, bir dostu dinler gibi kendimizi dinlesek, bir dosta destek olur gibi arka çıksak, “merak etme, geçer” desek; “ben senin yanındayım, bunları da birlikte aşarız” desek kim bilir ne yollar kat edeceğiz.

“Öz şefkat” fazla romantik bir konu mu sizce de?

Kristin Neff’in “Self Compassion” (Öz Şefkat) adlı kitabıyla ilk karşılaştığım zaman “öz şefkat” konusunu fazla romantik, böyle pamuk şeker gibi bir şey zannetmiştim. Hele kapağının pembe ve çiçekli olması dolayısıyla elim hiç gitmemişti kitaba açıkçası (Ama okuduktan sonra herkes okusun istedim. Öz şefkat konusunu bilimsel açıdan ele alan harika bir kitap!)

Belki siz de konu “öz şefkat” olunca benim gibi hissedersiniz diye düşünerek önce bu başlığı biraz açıklamak istiyorum. Kendini sevmek ya da kendine şefkat göstermek deyince insanın içinde ikilik fikri uyanıyor. Bir yerden bir yere sevgi taşımak gerekiyor gibi. Benim aslında “öz şefkat”ten tam olarak anladığım; kendinle arandaki halihazırda var olan sevgi bağının farkına varmak. Atmosfer ve ötesindeki mutlak sevgi ağına bağlanmak. Bu var olan bağı hissetmeyi kolaylaştıran pratikler, öz şefkat pratikleridir.

Kendinizi, zihninizi, bedeninizi gözlemlemeye başladığınızda fark edeceksiniz: Sistemimizde bir bütünlük yok. Yaramaz ve hırçın çocukların bir araya gelip tepişerek evi dağıtması gibi sürekli olarak sistem içinde de bir dağıtma söz konusu.

Zihin beden ve ruh üçlüsü

Davranışlarımız otomatik bir işleyiş içindeyken bedenimizin farkında değiliz, çeşitli duygu ve düşüncelerin içinde tüm sistem (zihin-beden-ruh) birbirinden bağımsız ve dağınık halde seyrediyoruz. Bedenimizle aramızda bağ yok. Biz, zihnimizde bir milyon düşünceyle mücadele ederken, ruhumuz bilinçaltımızın mahzenine inmiş, karanlıkta kıvrılmış oturuyor.

Bu yaka paça dağılmış uzuvları birleştirmek, büyük sevgi ağına bağlanmak için önce kendi bölünmüşlüğümüzle aramızda bir bütünlük sağlamak zorundayız. Bu bütünlüğü ise ancak bedensel ve zihinsel anlamda arınarak sağlayabiliriz.

Yoga’nın esas anlamı, bu birlik ve bütünlük hali. Dünyaca ünlü Vietnamlı bir bilge olan Thich Nhat Hanh, “Biz insanlar olarak tam anlamıyla dinlenme ve gevşeme bilgeliğini unuttuk. Fazla endişeleniyoruz. Bedenimizin iyileşmesine izin vermiyoruz. Zihnimizin ve kalbimizin iyileşmesine izin vermiyoruz.” diyor.

Buna izin vermek, içimizdeki doluluklardan ve yüklerden kurtularak mümkün olur ancak. Çağımızın hastalığı anksiyete ve depresyon. Ancak ikisi de kaderimiz değil. Onun için fiziksel sağlık adına yoga ve nefes egzersizleri, zihinsel ve ruhsal sağlık adına meditasyon ve hepsini kapsayan öz bilgisini yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline getirmek, en değerli iyileştirici olan sevgi ve şefkati sistemimizde uyandırmak yaşadığımız dönemde elzem bir gereklilik haline geldi.  

İlginizi çekebilir!