

Boğazımız hafif ağrıyor, birkaç gündür geçmeyen bir baş ağrısıyla uğraşıyoruz ya da cildimizde daha önce fark etmediğimiz küçük bir değişiklik görüyoruz. Çoğumuzun ilk refleksi artık aynı: Arama motorunu açıp semptomlarımızı yazmak. Saniyeler içinde karşımıza onlarca olası tanı, binlerce içerik ve birbirinden farklı yorum çıkıyor. Bir yandan bilgiye ulaşmanın verdiği rahatlığı hissederken diğer yandan en masum belirtilerin bile ciddi hastalıklarla ilişkilendirildiğini görmek kaygımızı artırabiliyor. Doktora gitmeden önce bilgi edinmek elbette doğal bir davranış. Ancak araştırmalar, bu alışkanlığın düşündüğümüz kadar masum olmayabileceğini gösteriyor. Son yıllarda dijital sağlık okuryazarlığı üzerine yapılan çalışmalar, semptom araştırmalarının kontrolsüz hale geldiğinde yalnızca ruh sağlığımızı değil, bedenimizi, sağlık hizmetlerinden yararlanma biçimimizi ve hatta doktor-hasta ilişkimizi bile etkileyebildiğini ortaya koyuyor. Üstelik bu durumun bilimsel literatürde bir adı da var: cyberchondria, Türkçede kullanılan karşılığıyla siberkondri.
Bilgi aramıyoruz, belirsizlikten kurtulmaya çalışıyoruz
Semptomlarımızı internette araştırmamızın temel nedeni yalnızca merak değil. Asıl motivasyon çoğu zaman belirsizlik hissiyle baş edebilmek. İnsan beyni, cevabını bilmediği durumları tehdit olarak algılamaya eğilimli. Bu nedenle “Neden başım ağrıyor?” sorusunun cevabını mümkün olduğunca hızlı bulmak istiyoruz. İnternet de bunun için en kolay ulaşılabilen kaynak gibi görünüyor. Üstelik sağlıkla ilgili bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay. Arama motorlarının yanı sıra sosyal medya, video platformları, yapay zekâ destekli sohbet uygulamaları ve semptom kontrol araçları sayesinde birkaç dakika içinde yüzlerce farklı görüşe ulaşabiliyoruz. Fakat bu bilgi bolluğu, her zaman daha doğru kararlar almamızı sağlamıyor. Aksine, çok fazla ve çoğu zaman birbiriyle çelişen bilgiye maruz kalmak zihnimizdeki belirsizliği azaltmak yerine daha da büyütebiliyor. Bu durum psikolojide “güvence arama davranışı” olarak tanımlanıyor. Kaygıyı azaltmak amacıyla yaptığımız araştırma, kısa süreli bir rahatlama sağlasa bile çok geçmeden yeni sorular doğuruyor. “Peki ya bu hastalık da olabilir mi?”, “Bu belirti bende de var mıydı?”, “Acaba doktor gözden kaçırmış olabilir mi?” derken kendimizi yeniden arama yaparken buluyoruz. Böylece rahatlamak için başladığımız süreç, kaygıyı besleyen bir döngüye dönüşebiliyor.
Siberkondri nedir ve neden giderek daha fazla konuşuluyor?
Siberkondri, kişinin internette sağlık bilgisi aradıkça kaygısının azalmak yerine giderek artması olarak tanımlanıyor. Buradaki kritik nokta, internet kullanımının süresi değil; araştırmanın kişinin duygu durumunu nasıl etkilediği. Çünkü herkes zaman zaman semptomlarını araştırabilir. Ancak araştırma bittikten sonra kişi kendini daha huzursuz hissediyor, aynı semptomu tekrar tekrar farklı kelimelerle aratıyor ve okudukça yeni hastalıklardan şüphelenmeye başlıyorsa bu davranış problemli hale gelebiliyor.
2019 yılında yayımlanan ve 20 farklı çalışmayı kapsayan sistematik derleme ile meta-analiz, sağlık kaygısı ile internette sağlık bilgisi arama davranışı arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu ortaya koydu. Aynı araştırma, siberkondri ile sağlık kaygısı arasındaki ilişkinin ise daha da güçlü olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, internet kullanımının tek başına sorun olmadığını, asıl belirleyici unsurun kişinin sağlıkla ilgili kaygı düzeyi olduğunu vurguluyor. Başka bir ifadeyle internet siberkondrinin nedeni değil; mevcut kaygıyı büyütebilen güçlü bir araç.
Arama motorları neden bizi en kötü senaryoya götürüyor?
Semptom aradığımızda karşımıza çıkan sonuçlar çoğu zaman hastalıkların görülme sıklığına göre değil, içeriklerin görünürlüğüne göre sıralanıyor. Oysa nadir görülen hastalıklar ilgi çekici oldukları için daha fazla okunabiliyor, paylaşılabiliyor ve tıklanabiliyor. Böylece çok düşük olasılıklı senaryolar bile karşımıza ilk sıralarda çıkabiliyor. Örneğin birkaç gündür devam eden baş ağrısının en yaygın nedenleri susuz kalmak, stres, kas gerginliği veya migren olabilir. Ancak internet aramaları sırasında beyin tümörü ya da beyin kanaması gibi son derece nadir tablolarla karşılaşmak mümkün. Beynimiz de bu bilgileri gördüğü anda olasılık hesabı yapmak yerine tehdide odaklanıyor.
Bu durumun arkasında psikolojide iyi bilinen bazı bilişsel mekanizmalar bulunuyor. Bunlardan biri “erişilebilirlik yanlılığı” olarak adlandırılıyor. Zihnimiz, sık karşılaştığı ya da duygusal olarak güçlü etki bırakan bilgilerin daha olası olduğunu düşünmeye eğilim gösteriyor. Bir diğeri ise “doğrulama yanlılığı”. Eğer içten içe ciddi bir hastalığımız olabileceğinden endişe ediyorsak, bu düşünceyi destekleyen içeriklere daha fazla dikkat ediyor; aksi yöndeki bilgileri ise göz ardı edebiliyoruz. Sonuçta internet, kaygımızı yatıştırmak yerine onu doğrulayan yeni kanıtlar sunuyormuş gibi görünmeye başlıyor.
İnternette semptom araştırmak ne kadar yaygın?
Siberkondri üzerine yapılan araştırmalar son yıllarda belirgin biçimde arttı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, dijital sağlık araçlarının günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmesi. 2025 yılında Journal of Medical Internet Research‘te yayımlanan bir çalışmada ergenlerin yüzde 83’ünün sağlıkla ilgili konuları internetten araştırdığı görüldü. Araştırma, siberkondri puanları yükseldikçe sağlık kaygısı, problemli internet kullanımı, obsesif davranışlar ve belirsizliğe tahammülsüzlük düzeylerinin de arttığını ortaya koydu. Katılımcıların önemli bir bölümü, araştırma yaptıktan sonra kendilerini daha endişeli hissettiklerini ifade etti.
Benzer şekilde 2025 yılında Scientific Reports‘ta yayımlanan ve 1.300’den fazla yetişkini kapsayan bir araştırma da internet üzerinden yapılan yoğun semptom araştırmalarının daha fazla somatik belirti algısıyla ilişkili olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, internet üzerinden kendi kendine tanı koymaya çalışmanın kişilerin bedensel belirtileri daha yoğun algılamasına ve kaygılarının artmasına katkıda bulunabileceğini belirtiyor.
Kaygı zihnimiz kadar bedenimizi de etkiliyor
Sağlık kaygısı çoğu zaman yalnızca düşüncelerimizle sınırlı kalmıyor. Kaygı arttığında vücudumuz stres yanıtı vermeye başlıyor. Kalp atışlarımız hızlanabiliyor, nefes alışverişimiz değişebiliyor, kaslarımız geriliyor ve sindirim sistemimiz bu durumdan etkilenebiliyor. Üstelik tüm bu fizyolojik değişiklikler yeni semptomlar olarak algılanabiliyor. Bu noktada bir kısır döngü oluşuyor. Küçük bir belirti nedeniyle internette araştırma yapıyoruz. Okuduklarımız kaygımızı artırıyor. Kaygı yeni fiziksel belirtiler yaratıyor. Bu belirtiler de yeniden araştırma yapmamıza neden oluyor.
Araştırmalar da bu döngünün tesadüf olmadığını gösteriyor. 2022 yılında yayımlanan bir çalışma, sağlık kaygısının somatik belirtiler ile siberkondri arasındaki ilişkide aracılık rolü oynadığını ortaya koydu. Araştırmacılar, bedensel belirtilerin tek başına değil, bu belirtileri nasıl yorumladığımızın da kaygıyı belirlediğini vurguluyor. Başka bir deyişle aynı fiziksel belirti, bir kişi için sıradan bir yorgunluk işaretiyken başka biri için ciddi bir hastalığın kanıtı gibi algılanabiliyor.
Doktora gitmeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırabiliyor
İnternetten sağlık bilgisi edinmenin amaçlarından biri doktora daha hazırlıklı gitmek olsa da yoğun semptom araştırmaları bazen tam tersi bir etki yaratabiliyor. İnternette okuduklarımız bazen doktorumuzun değerlendirmesini sorgulamamıza neden olabiliyor. Aynı şikayet için farklı uzmanlardan tekrar tekrar görüş alma ihtiyacı hissedebiliyor ya da tam tersine, okuduklarımızdan endişelenip doktora gitmeyi erteleyebiliyoruz. Her iki durumda da kaygımızı yönetmeye çalışırken sağlık hizmetleriyle kurduğumuz ilişki de farkında olmadan değişebiliyor. Araştırmalar, sağlık kaygısı yüksek bireylerin internette araştırma yaptıktan sonra daha fazla güvence aradıklarını ve sağlık hizmetlerine daha sık başvurabildiklerini gösteriyor. Ancak bu başvuruların temel nedeni çoğu zaman fiziksel belirtilerin şiddeti değil, belirsizlik hissi oluyor.
Peki internette sağlık bilgisi aramayı tamamen bırakmalı mıyız?
Aslında hayır. Sorun internetten bilgi edinmek değil, interneti tanı koymak için kullanmak. Güvenilir sağlık kuruluşlarının hazırladığı içerikler, tanı aldıktan sonra hastalığı daha iyi anlamaya yardımcı olabilir. Doktor randevusuna hazırlanırken doğru soruları belirlemeyi kolaylaştırabilir ya da tedavi seçenekleri hakkında genel bilgi edinmemizi sağlayabilir. Ancak internette yer alan hiçbir içerik; kişinin yaşı, tıbbi geçmişi, kullandığı ilaçlar, fizik muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları birlikte değerlendirilmeden yapılan bir klinik değerlendirmenin yerini tutamaz. Bu nedenle uzmanlar, internette araştırma yaparken kendimize şu soruyu sormamızı öneriyor: “Şu anda gerçekten bilgi mi arıyorum, yoksa kaygımı yatıştırmaya mı çalışıyorum?” Eğer cevap ikinci seçeneğe daha yakınsa, yeni bir arama yapmak büyük olasılıkla kaygıyı azaltmayacak; yalnızca birkaç dakika sonra yeniden araştırma yapma ihtiyacı doğuracaktır.










