YAZAN: ALEYNA TEPE İPER
In partnership with Wings

Sosyal medyada sık sık içine dönmekten, özüne bakmaktan, kendinle kalmaktan bahsediliyor… Peki kaçımız gerçekten sessiz anları yakalıyor? Telefonu elimize almadan, arka planda bir şey açmadan, bir mesajı kontrol etmeden, müzik dinlemeden, düşüncelerimizi başka bir işle bastırmadan… Sadece durduğumuz, duyduğumuz ve içimizde olanla temas ettiğimiz anların sayısı gerçekte ne kadar? Modern dünya yalnızca hızı değil, aynı zamanda sürekli ses, bilgi ve uyaran üreten bir yapıyı da besliyor. Bildirimler, ekranlar, haberler, konuşmalar, müzikler, podcastler, yapılacaklar listeleri ve zihinsel planlar gün boyunca sinir sistemimize kesintisiz bir veri akışı sunuyor. Bu akış ise bir süre sonra yalnızca alışkanlık olmaktan çıkıp, bedenin kendini düzenleme biçimlerinden birine dönüşebiliyor. Bir nevi farkında olmadan “gürültüye bağımlı” hale geliyor, sessizlikten kaçıyoruz. Bunu sessizlik bir problem olduğu için değil, üzeri örtülenleri duyulur kıldığı için yapıyoruz. Bu bağımlılığı nasıl yönetebilir, sessiz anları hayatımıza nasıl davet edebiliriz? Sizin için araştırdık!


Beynimiz neden gürültüye bağımlı?

Beynimiz dış dünyadan gelen uyaranları yalnızca “ses” ya da “bilgi” olarak algılamaz; çevreyi anlamlandırmak, güvenliği değerlendirmek ve bir sonraki adımı tahmin etmek için ipuçları olarak kullanır. Bu nedenle bildirimler, konuşmalar, ekran hareketleri, müzikler, haber akışları ve sosyal medya içerikleri beyinde sürekli işlenecek yeni veriler üretir. Her yeni uyaran, dikkatimizi dışarı çeker ve zihne kısa süreli bir yön duygusu verir. Telefonumuza her baktığımızda “yeni bir şey var mı?” beklentisi beynin tekrar tekrar aynı davranışa yönelmesine neden olabilir. Bu da zihni sürekli dış uyaran aramaya yatkın hale getirir.

Gürültüye bağımlılık dediğimiz şey, sessiz kalınca hemen telefona bakmak, evde yalnızken televizyonu arka planda açık bırakmak, yürürken mutlaka bir şey dinlemek, yemek yerken video açmak ya da dinlenirken bile zihinsel olarak meşgul kalmak olarak örneklendirilebilir. Beyin, sürekli uyaranla çalışmaya alıştıkça sessizlik ona eksiklik ya da rahatsızlık gibi gelebilir.

Sinir sistemi açısından baktığımızda ise sürekli uyaranlara maruz kalmak bedeni belli bir aktivasyon seviyesinde tutar. Bu aktivasyon bazen enerji, canlılık ya da üretkenlik gibi hissedilebilir; fakat uzun vadede bedenin dinlenme ve onarım moduna geçmesini zorlaştırabilir. Otonom sinir sistemimiz, gün içinde sempatik aktivasyon ve parasempatik toparlanma arasında sürekli geçişler yaparak dengeyi korur. Fakat sürekli veri akışı, sinir sistemini fark etmeden sempatik aktivasyona yakın bir yerde tutabilir. Bir bildirime cevap vermek, yeni bir içerik izlemek, bir haber okumak ya da sosyal medyada gezinmek küçük görünse de, beyin için tekrar tekrar dikkat değiştirme anlamına gelir. Bu da zihinsel yükü artırır. Dikkat sürekli dışarıya bölündüğünde, bedenin kendi iç ritmini duymak zorlaşır.

Zaman zaman gürültüyü tercih etmemizin bir sebebi de kendi iç ritmimizi duymamaktır. Bu bilinçli bir seçim olmasa da gürültü bazen bir kaçınma stratejisi haline gelebilir. Dış dünyadaki uyaran yoğunluğu kendi içimize dönmemizi zorlaştırır ve yüzleşmek istemediğimiz duygulardan, düşüncelerden kaçmamızı sağlar. Fakat içimize dönemedikçe kendimizle bağlantımız da zayıflar, beden sinyallerimizi duyamaz, neye ihtiyacımız olduğunu anlamakta zorlanabiliriz. Sessizlik ise, beyne ve bedene yeniden kendini duyabileceği bir alan açtığından oldukça değerlidir.

Sessizlik sinir sistemini nasıl regüle eder?

Sessizlik, sinir sistemini doğrudan “sakinleştiren” sihirli bir araç olmasa da bedenin zaten ihtiyaç duyduğu yavaşlama, fark etme ve toparlanma süreçlerine alan açar. Uyaran azaldığında beden, sürekli dışarıyı tarama halinden yavaş yavaş uzaklaşır. Otonom sinir sistemi gün içinde iki temel ritim arasında hareket eder: aktivasyon ve toparlanma. Sürekli gürültü, bildirim, ekran ve bilgi akışı içinde kaldığımızda, beden çoğu zaman aktif halde kalır. Bu her zaman yoğun stres gibi hissedilmez; bazen üretkenlik, meşguliyet ya da canlılık gibi algılanabilir. Fakat bedenin iç ritmi açısından bakıldığında, sürekli dış uyaranla temas etmek sinir sisteminin toparlanma sinyallerini bastırabilir. Sessizlik burada bir duraklama alanı yaratır. Beyin yeni veri işleme yükünden kısa süreliğine uzaklaşır; dikkat dışarıdan içeriye döner ve beden kendi sinyallerini daha net duyurmaya başlar.

Bu içe dönüş ilk anda her zaman rahatlatıcı olmayabilir. Hatta bazılarımız sessiz kaldığında daha fazla düşünce, huzursuzluk veya bedensel gerginlik fark edebilir. Dış uyaran azaldığında sinir sistemimizin bastırılmış aktivasyonu görünür hale gelebilir. Daha önce gürültüyle, işle, ekranla ya da zihinsel meşguliyetle örtülen duyumlar sessizlikte yüzeye çıkar. Bu noktada sessizlik içinde güvenli bir alan oluşturabilirsek, onun regüle edici etkilerini de hissetmeye başlarız. Sessizliği güvenli bir ortamda, kısa sürelerle ve bedensel pratiklerle destekleyerek deneyimlediğimizde, sinir sistemi bu yavaşlama halini tehdit olarak değil, toparlanma alanı olarak kaydetmeye başlar.

Sessizlikte güvenli alan oluşturmak nasıl mümkün?

Sessizliğin sinir sistemi üzerinde destekleyici bir etkisi olabilmesi için, bedenin o sessizliği güvenli bir deneyim olarak algılaması gerekir. Özellikle uzun süre stres, yoğunluk, sorumluluk ya da duygusal yük içinde kalmış bir beden için sessizlik ilk anda fazla boş, çıplak ya da kontrolsüz hissettirebilir. Bu yüzden uzun sessizlik anlarını bir anda hayatımıza “eklemeye” çalışmak yerine, sinir sistemimizin taşıyabileceği küçük ve güvenli alanlar yaratmak daha gerçekçi bir başlangıç olabilir.

Başlangıçta önemli olan, hemen uzun süre sessiz kalabilmek değil; birkaç dakika bile olsa bedenin “Şu anda buradayım ve güvendeyim” bilgisini alabilmesidir. Bunun için ayakların yere temasını hissetmek, oturduğumuz zemini fark etmek, elleri kalbin ya da karın bölgesinin üzerine yerleştirmek, gözleri kapatmak yerine açık tutmak ve çevrede güven veren kaynaklar bulmak destekleyici olabilir. Böylece beden güven hissini yalnızca düşüncelerle değil; temas, yönelim, nefes ve çevresel ipuçlarıyla da alır.

Sessizliği tamamen boş bir odada, hiçbir uyaran olmadan deneyimlemek başlangıçta fazla yoğun olabilir. Dolayısıyla “mutlak sessizlik” aramak yerine, sinir sistemini yormayan daha yumuşak sessizlik alanları oluşturmak daha destekleyicidir. Örneğin, doğada yürümek, su sesi dinlemek, pencere önünde birkaç dakika kalmak, sabah kahvesini telefonsuz içmek ya da kısa bir yürüyüşten sonra birkaç dakika hiçbir şey açmadan oturmak sessizliğe daha güvenli bir geçiş sağlayabilir. Yürüyüş, hafif esneme, yoga pratiği, yüzme gibi bedensel aktiviteler bedende biriken aktivasyonun azalmasına yardımcı olacağından, ardından gelen sessizlik sinir sistemi tarafından daha kolay taşınabilir.

Sessizlikte kaldığımızda zihnimizdeki düşünceler ya da kaçındığımız duygular daha görünür hale gelebilir. Her ne kadar onları kabul etmek ve farkındalıkla gözlemlemek faydalı olsa da bunu tek başımıza yapamadığımız zamanlar olabilir. Böyle zamanlarda somatik pratiklere yönelmek, bir uzmanla görüşmek ya da evcil hayvanımızla temas kurmak gibi destekleyici kaynaklara başvurmak faydalı olabilir. Zaten sessizlikte güvenli alan oluşturmak, kendimizi zorlayarak daha sakin biri olmaya çalışmak anlamına gelmez. Daha çok, bedenimize “Durduğumda da güvendeyim. Hiçbir şey yapmadığımda da buradayım. Kendimi duymak zorunda kaldığımda yalnız değilim.” mesajını vermektir.

Bu mesaj zamanla sinir sisteminin sessizlikle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Böylece sessizlik, kaçılması gereken bir boşluk olmaktan çıkıp kendimize dönebileceğimiz bir alan haline gelir. Kendimizi susturmaya çalışmadığımız, aksine kendimizi daha dikkatli ve güvenli bir yerden duyabildiğimiz anlarda regülasyon başlar.


Wings ile hayatınıza değer katmaya, alışveriş keyfini ayrıcalıklara dönüştürmeye hazır mısınız? Siz de Wings’in ayrıcalıklı dünyasına katılmak ve size özel programlarını incelemek için link üzerinden başvurunuzu yapabilirsiniz!



Aleyna Tepe İper

1997 yılında İstanbul’da doğan Aleyna, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, insanı anlama tutkusunu pazarlama, marka yönetimi, yazarlık ve içerik üretimi gibi yaratıcı alanlara taşıdı. Bugün psikoloji bilgisini yaratıcı üretim süreçleriyle harmanlayarak, marka ve içerik yöneticisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda yazıları aracılığıyla ilham vermeye, deneyimlerini paylaşmaya ve keşfetmeye devam...



BLOOM SHOP