YAZAN: DİLAN GÜNAÇTI

Etkileşimde bulunduğumuz bir içerik neden kısa süre içinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor? Bunun sebebi, sosyal medyadaki keşfet sayfalarının beğenilerimizi analiz ederek hoşumuza gidebilecek içerikleri önümüze çıkarmak üzere tasarlanmış olması. Bir şeyi ne kadar sık görürsek, bize zamanla o kadar tanıdık gelmeye başlar. Bugün sosyal medya algoritmaları, yalnızca ne göreceğimizi değil, neleri beğendiğimizi ve nelere ilgi duyduğumuzu da etkiliyor. Sürekli olarak neyi sevmemiz gerektiğini söyleyen bu dünyanın içinde, gerçekten özgün zevkleri nasıl oluşturabiliriz?


Algoritmalar nasıl çalışır?

Sosyal medya uygulamaları ilk çıktığında, içerikler kronolojik bir sırayla önümüze dizilirdi. Bir sayfanın paylaşımlarını görebilmek için o sayfayı takip etmek şarttı. Son yıllarda ise sosyal medya uygulamaları, algoritma adı verilen programlama sistemleriyle çalışmaya başladı. TikTok gibi uygulamalarda hiçbir hesabı takip etmesek bile ana sayfamızda sayısız içerik karşımıza çıkabiliyor. İzleme, beğenme ve kaydetme gibi etkileşimlerimiz analiz edilerek benzer içerikler daha sık gösteriliyor; ilgimizi çekmeyenler ise zamanla akışımızdan uzaklaştırılıyor.

Bu sistem yalnızca sosyal medyayla sınırlı değil. Dizi ve film platformlarından müzik uygulamalarına, ilham bulduğumuz yaratıcı uygulamalardan alışverişe kadar pek çok dijital servis, geçmiş tercihlerimizden yola çıkarak bize yeni öneriler sunuyor. “Bunu izlediysen bunları da beğenebilirsin” ya da “Bu müzik türünü seviyorsan bu çalma listeleri ilgini çekebilir” gibi öneriler, seçim yapmayı bizim için kolaylaştırıyor. Ancak neyi sevebileceğimizi belirleyen bu sistemler, beraberinde göz önünde bulundurmamız gereken başka soruları da getiriyor.

İnsan dokunuşu bizi nasıl etkiliyor?

Dijital platformlardaki içerikleri tüketirken, geçmişle şimdi arasındaki önemli bir farkı gözden kaçırıyoruz. Eskiden seyahat, müzik, kitap ya da film önerileri alanında uzman bir editör, DJ, gastronomi profesyoneli ya da moda eleştirmeni tarafından hazırlanırdı. İnsan elinden çıkan her seçkide, onu hazırlayan kişiden kaynaklanan özgün bir dokunuş bulunurdu. Bugün ise bu önerilerin, trendlerin ve hatta keşfettiğimiz yerlerin önemli bir kısmı algoritmalar tarafından belirleniyor. Ulaşılması oldukça kolay olan bu bilgiler, çoğunlukla internette en çok tıklanan, paylaşılan, izlenen ve dinlenen içerikler üzerinden bize sunuluyor. Yani karşımıza derinlikli bir araştırma ya da kişisel bir seçki çıkmıyor. Bunun sonucunda ise yalnızca seçimlerimiz değil, kültürün kendisi de giderek tek tip oluyor. Başka bir deyişle, bir monokültür oluşuyor.

Monokültür nedir?

Her şeyin bu kadar erişilebilir olmadığı zamanlarda sanat, kültür, müzik ve moda gibi alanlardaki ilgi alanlarımız; çevremiz, bulunduğumuz coğrafya, denk geldiğimiz içerikler ve başkalarının önerileri aracılığıyla şekillenirdi. Bu nedenle kişisel zevkler daha bireyseldi; ortak zevkler ise daha sınırlı ve bu anlamda daha birleştiriciydi.

Bugün ise dünya ile dijital teknolojiler aracılığıyla ilişki kuruyoruz. Kullandığımız platformlar, bize kişisel tercihlerimize göre içerikler sunarak farklılıklarımızı gözetiyor gibi görünse de, aslında hepimizi aynı popüler içeriklerin etrafında buluşturuyor. Çünkü algoritmaların amacı yalnızca bize neyi sevebileceğimizi göstermek değil, mümkün olduğunca uzun süre platformda kalmamızı ve daha fazla tüketmemizi sağlamak. Böylece bir yerde başlayan bir trend, kısa sürede dünyanın farklı yerlerinde karşımıza çıkabiliyor. Aynı müzikleri dinliyor, aynı dizileri izliyor, aynı restoranları keşfediyor, aynı kıyafetleri giymeye ve hatta aynı estetik anlayışını benimsemeye başlıyoruz. Bize özel bir keşif alanında dolaştığımızı düşünürken, aslında giderek daha ortak bir kültürün parçası oluyoruz. 

Kendi beğenilerimizi nasıl ayırt edebiliriz?

Bu noktada hepimizi düşündüren o soru ortaya çıkıyor: Ya beğenilerimiz sandığımız kadar bize ait değilse? Dinlediğimiz müziklerden satın aldığımız şeylere, moda anlayışımızdan ev dekorasyonundaki tercihlerimize kadar yaptığımız seçimlerin ne kadarının gerçekten kendi zevkimizden, ne kadarının sürekli maruz kaldığımız içeriklerden kaynaklandığını ayırt edebilir miyiz? 

Sosyal medyaya kısa bir ara

Sosyal medya önemli bir kaynak olsa da onu bir ilham panosu olarak kullanmanın bazı dezavantajları var. Öncelikle algoritmaların benzer ilgi alanlarına sahip insanları benzer içeriklerle buluşturması, zamanla ilham kaynaklarımızı da birbirine yaklaştırıyor. Gerçekten özgün içeriklerle karşılaşmak için biraz daha fazla çaba göstermek gerekiyor.

Sosyal medyada pasif bir şekilde kaydırmak yerine bilinçli olarak zaman ayırdığımızda bu deneyimi bizi gerçekten besleyen bir aktiviteye dönüştürebiliriz. Bunun için önce sosyal medya akışımızı gözden geçirip bize gerçekten ilham vermeyen hesapları takipten çıkarabiliriz. Sürekli yeni şeyler satın almaya veya tüketmeye yönlendiren hesaplar yerine, görsel dünyayı yaratıcılık, bilgi ve farklı bakış açılarıyla bir araya getiren hesaplara yer vermek sosyal medyayı bilinçli bir ilham kaynağına dönüştürmemize yardımcı olabilir.

Trend ve zevk arasındaki farkı görmek

Yeni bir şey keşfetmekle bir trende kapılmak arasında önemli farklar bulunur. Bir trend gözümüze hoş gelebilir ve onu samimiyetle beğenebiliriz. Bu noktada kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bunu gerçekten seviyor muyum, yoksa sürekli karşıma çıktığı için bana tanıdık ve çekici mi geliyor? Bazen çevremizle uyum sağlamak veya geride kalmış hissetmemek için bazı şeylere yöneliriz. Bu oldukça doğal, hatta bir ölçüde içgüdüsel bir davranış. Fakat durup düşündüğümüzde, daha önce hiç önem vermediğimiz bir şeye birdenbire fazlasıyla ilgi duymaya başladıysak, bunun yalnızca bir zevk meselesi olup olmadığını sorgulamak gerekebilir.

Popüler olmayandan korkmamak

Bazen az beğeni almış bir paylaşım, viral olmayan bir müzik veya herkesin konuşmadığı bir film karşısında tereddüt edebiliriz. Oysa dijital dünyada bir içeriğin ne kadar beğenildiği, ne kadar izlendiği veya ne kadar konuşulduğu onun bizim için ne kadar değerini her zaman göstermeyebilir. Herkesin konuşmadığı şeylere de şans vermek, algoritmaların önümüze çıkarmadığı içerikleri araştırmak ve popüler olmayandan çekinmemek kendi zevklerimizi keşfetmenin bir yolu olabilir. 



Dilan Günaçtı

1998 yılında İzmir’de doğan Dilan, lisede Türk Alman Kültür ve Eğitim Vakfı’nda eğitim gördü, lisansını ise Koç Üniversitesi'nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi üzerine yaptı. Pandemi ile birlikte kişisel gelişim ve meditasyona yönelirken, David Cornwell’den Mindfulness eğitimi alarak bilinçli farkındalık pratiği ve nefes teknikleri üzerine araştırmalarına devam etti. Editör olarak çeşitli...



BLOOM SHOP