

Bazen ne kadar çok iş bitirirsek bitirelim, kendimizi hiçbir şey yapmamış, hiçbir şeye gerçekten yetişememiş gibi hissederiz. Yapılacaklar listemizin neredeyse tamamına tik atmış olsak bile, günün sonunda kendimizi yetersiz hissedebiliriz. Bunun sebebi ise çoğu zaman, aslında enerjimizi yönetmeye odaklanmamız gerekirken “zamanı” yönetmeye çalışmamız… Birçoğumuz çözümü daha iyi plan yapmakta ararız. Daha erken uyanmak, daha çok liste yapmak, zamanı daha iyi bölmek, daha disiplinli olmak. Fakat zamana bu denli odaklanırken, enerjimizi neyin tükettiğini ya da neyin beslediğini yeterince fark etmeyiz. Girişimci, yazar ve Shark Tank Lebanon jürisi Christine Assouad, The Balance Theory Podcast’inin bir bölümünde bu ayrımı çok net anlatıyor: Enerjimizin düşük olduğu bir yerde, zamanı ne kadar iyi planlarsak planlayalım, gerçekten “yettiğimizi ve yetiştiğimizi” hissedemeyiz. Bu cümle, özellikle sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan bizler için oldukça tanıdık. Peki, Christine Assouad’un bahsettiği enerji yönetimi nasıl sağlanır? Enerjimizi nasıl daha verimli yönetebiliriz? Sizin için araştırdık!
Zaman yönetimi neden yetersiz kalıyor?
Zaman yönetimi, uzun yıllardır üretkenliğin temeli olarak anlatılır. Günümüzü daha iyi planlarsak, saatlerimizi daha doğru bölersek, yapılacak işleri önceliklendirirsek her şeye yetişebileceğimizi düşünürüz. Elbette zamanı planlamak, takvimimizi ve zihnimizi düzenlemek açısından önemlidir; ancak tek başına hayatın doğal ritmini açıklamakta yetersiz kalabilir. Çünkü zaman sabit olsa da, çoğu zaman biz sabit olamayız. Her gün aynı enerjiyle uyanmayız. Her toplantıya aynı dikkatle giremeyiz. Her işi günün her saatinde aynı verimle yapamayız. Bazen iki saatlik boşluğumuz olur ama o boşluğun içinde bir şeylere odaklanacak gücü kendimizde bulamayız. Bazen takvimimizde ailemize, partnerimize ya da kendimize ayırabileceğimiz bir zaman olur ama zihnimizi bir türlü gün içinde yarım kalan işlerden koparamayız…
Bir şeyi yapmak için takvimimizde yer açmış olabiliriz; ancak zihinsel olarak dağınık, duygusal olarak yorgun ya da bedensel olarak tükenmişsek, anın içinde gerçekten var olamayız. Christine Assouad’ın bahsettiği enerji yönetimi kavramı da tam bu noktaya vurgu yapar: Zaman sabit, enerji ise değişkendir. Asıl yönetilmesi gereken, zamanın kendisi değil; o zamana ne kadar ve ne kalitede enerji getirebildiğimizdir.
Enerji yönetimi nasıl sağlanır?
Enerji yönetimi, ilk bakışta zamanı daha verimli kullanmakla ilişkili gibi görünse de, aslında bundan daha kapsamlı bir farkındalık alanı açar. Enerjimizi yönetmek için önce gün içindeki geçişleri, insanlarla kurduğumuz temasları ve kendi sorumluluk alanımızı fark etmemiz gerekir. Bu farkındalık ise hayatı tamamen değiştirmeden küçük ama etkili düzenlemeler yapabilmemizi sağlar.
“Sandviç tekniği” ile enerjiyi planlamak
Christine Assouad, enerji yönetimi için “sandviç tekniği” adını verdiği oldukça pratik bir yaklaşım sunuyor. Bu yöntemin mantığı oldukça basit: Bizi yoracağını, gereceğini ya da zihinsel olarak tüketeceğini bildiğimiz bir görevin öncesine ve sonrasına, bize iyi gelen küçük bir destek koymak. Örneğin, bizim için finansal bir toplantı, yoğun bir sunum, zor bir konuşma ya da uzun bir karar süreci enerji tüketici olabilir. Böyle bir görevin hemen ardından başka bir sorumluluğa geçmek, özellikle de eve dönüp ailemizle, çocuklarımızla ya da partnerimizle bağ kurmaya çalışmak bizi daha da zorlayabilir; çünkü fiziksel olarak orada olsak bile, zihnimiz hala bir önceki anda kalabilir.
Sandviç tekniği tam da bu geçiş anlarına vurgu yapar. Örneğin, finansal toplantı gibi bizim için yorucu bir görevin öncesine hazırlayıcı, sonrasına ise toparlayıcı küçük bir ritüel eklemek bu tekniğin temelini oluşturur. Bu bazen sevdiğimiz bir müziği dinlemek, kısa bir yürüyüş yapmak, arabada birkaç dakika sessiz kalmak, telefonu kapatmak, bir kahve molası vermek ya da bizi yükselten bir işle güne devam etmek olabilir. Buradaki amaç, hayatı tamamen değiştirmek değil; enerjimizin düşeceğini bildiğimiz noktalarda kendimize destek olmaktır. Aksi halde, toplantıdan eve, ekrandan ilişkiye, çalışan rolünden ebeveynlik rolüne, sorumluluktan duygusal paylaşıma geçerken kendimize küçük bir alan açmakta zorlanırız. Günün sonunda ise “her şeyi yaptım ama hiçbir yerde gerçekten var olamadım” hissini yaşayabiliriz.
Güneşler ve aylar: enerjimizi etkileyen insanlar
Enerji yönetimini etkileyen bir diğer unsur da insanlarla kurduğumuz ilişkilerdir. Gün boyunca nasıl hissettiğimizi çoğu zaman yalnızca ne yaptığımız değil, kimlerle temas ettiğimiz de belirler. Christine Assouad bu durumu açıklarken “güneşler ve aylar” metaforunu kullanıyor.
Güneşleri, bir odaya girdiklerinde ortamı aydınlatan, bize iyi gelen, yanlarından ayrıldığımızda kendimizi daha hafif, daha güçlü ya da daha motive hissettiğimiz insanlar olarak tanımlıyor. Bu kişilerle kurduğumuz temasın içimizde bir genişleme hissi yarattığını, bizi beslediğini ve geliştirdiğini vurguluyor. Öte yandan, “aylar” olarak isimlendirdiklerini, enerjimizi yavaş yavaş çeken insanlar olarak tanımlıyor. Bu kişi bizim iyiliğimizi isteyen bir yakınımız da olabilir. Ancak sürekli şikayet ediyor, hep eksik olana odaklanıyor ya da yanında kendimizi rahatsız hissetmemize sebep oluyorsa, bu insanlarla kurduğumuz ilişkiler zamanla enerjimizi tüketebilir.
Elbette buradaki önemli nokta, insanların tutumlarını yargılamak ya da onları etiketlemekten ziyade, çevremizdekilerle kurduğumuz temasların üzerimizde bıraktığı etkiyi fark etmek oluyor. Bu farkındalık sayesinde, örneğin bizi zorlayan bir görüşmenin hemen ardından çok önemli bir karar almak yerine kısa bir ara koymayı seçerek enerjimizi dengeli bir şekilde dağıtabilir ya da bizi besleyen insanlarla iletişim kurmayı yalnızca boş zaman aktivitesi gibi değil, enerjimizi destekleyen bir ihtiyaç olarak değerlendirebiliriz.
Enerjimizi ve sorumluluklarımızı farkındalıkla yönetmek
Enerji yönetiminin en temelinde, kendimize dürüstçe bakabilmek yer alıyor. Enerjimizi daha verimli yönetebilmek için önce bizi neyin beslediğini, neyin tükettiğini ve hangi durumlarda içsel kapasitemizin azaldığını fark etmemiz gerekiyor. Aksi halde takvimimizi ne kadar iyi planlarsak planlayalım, aynı yorgunluk döngülerinin içinde kalabiliyoruz.
Bu farkındalık için kendimize sorabiliriz: “Hangi görevlerden sonra daha canlı hissediyorum? Hangi toplantılar zihnimi yoruyor? Hangi ortamlar bana iyi geliyor? Hangi insanların yanından ayrıldığımda ağırlık hissediyorum? Günün hangi saatlerinde odaklanmış, hangi saatlerinde daha dağınık hissediyorum?” Elbette bu soruların yanıtları kişiden kişiye değişir. Birimiz için kalabalık bir toplantı motive edici olabilirken, bir diğerimiz için oldukça tüketici olabilir. Birimiz için detaylı planlama yapmak iyi hissettirirken, bir başkası için aynı süreç zihinsel olarak yorucu hale gelebilir. Dolayısıyla enerji yönetimi, başkasının düzenini birebir uygulamaktan çok kendi enerji haritamızı tanımakla mümkün olur.
Christine Assouad’ın da özellikle altını çizdiği noktalardan biri, enerjimizi bizim yerimize kimsenin yönetmeyeceğidir. Elbette hepimizin takviminde değiştiremeyeceği sorumluluklar, işimizin ya da aile hayatımızın getirdiği bazı zorunluluklar olabilir. Ancak bu zorunlulukların içinde kendimize nasıl alan açacağımızı fark etmek ve küçük de olsa seçimler yapabilmek bizim sorumluluğumuzda… Enerjimizin tamamen dış koşullar tarafından belirlendiğini düşündüğümüzde kendimizi çaresiz hissedebiliriz. Öte yandan, gün içinde küçük de olsa bazı düzenlemeler yapabileceğimizi fark ettiğimizde, kendi hayatımız üzerinde yeniden söz sahibi olmaya başlarız. Böylece enerjimizi ve sorumluluklarımızı farkındalıkla yönetmek, o sorumlulukların içinde kendimizi tamamen kaybetmeden var olmanın yollarını bulmamıza yardımcı olur.
Kısacası enerji yönetimi, daha fazla şeyi daha kısa sürede yapabilmemiz için değil; yaptığımız şeylerin içinde gerçekten var olabilmemiz için önemli bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Zamanımızı planlamak elbette hayatımızı kolaylaştırabilir; ancak enerjimizi tanımadığımızda, en düzenli takvim bile tükenmiş hissettirebilir.










