
Günümüz dünyasında başarı, güzellik ve mutluluk belirli standartlar ile ölçülüyor. En basit halinde bu standartları karşılayamıyorsak başarılı, güzel veya mutlu sayılmıyoruz. Özellikle sosyal medya ve çevremizdeki insanlar aracılığıyla eriştiğimiz ve bu standartlardaki kişileri gördüğümüzde kendimizi onlarla kıyaslamamız neredeyse kaçınılmaz hale geliyor. Bu kez kendi hayatımızın ne açılardan eksik veya yetersiz olduğunu düşünmeye, kendimize hiper odaklanmaya başlıyoruz. Peki gerçekten de mutluluk ve tatmin sandığımız gibi “her şeye sahip olmak”tan mı geçiyor? Yeterli hissedebilmemizin önünde sadece kendimizi başkaları ile kıyaslamak mı yatıyor? Sürekli kendimizi geliştirmeye ve iyileştirmeye çalışmaktan nasıl kurtulabiliriz?
Neden kendimizi başkaları ile kıyaslıyoruz?
Kendimizi başkaları ile kıyaslamak hepimizin içinde bulunan doğal bir dürtümüzden kaynaklanıyor. Hayatımız boyunca kültürel ve sosyal olarak da bu davranışımız sürekli olarak pekiştiriliyor ve destekleniyor. Aslında ne kötü ne de iyi olarak tanımlayabileceğimiz bu yatkınlığımız bizi şimdiki zamanla geçmişi, eskiyle yeniyi, kendimizle etrafımızdaki kişileri sürekli olarak karşılaştırmaya itiyor. Kıyas yapmak, hayattan istediklerimizle şu anda olduğumuz durum arasında bir başlangıç çizgisi çizmemize yardımcı oluyor. Hayatın ne kadar değiştiğini takip etmemizi sağlıyor, kişisel gelişimimiz içinse önemli bir rol oynuyor.
Yapılan bir araştırmaya göre insanlar içgüdüsel olarak hep sahip oldukları şeylerin nasıl daha farklı ve daha “iyi” olabileceğini düşünüyor. İnsanların hayal edebileceklerinin de bir limiti olmadığı için bugün hala mağaralarda değil, gökdelenlerle dolu şehirlerde, yüksek teknolojilerle çevrili şekilde yaşıyoruz. Yani daha toplumsal bir boyutta kıyas yapmak her anlamda gelişmemize, yeni icatlar, teknolojiler, sanat formları, yaşam biçimleri geliştirmemize yardımcı oluyor.
Nitekim kıyaslama güçlü bir motivasyon aracı olduğu kadar kolaylıkla zihinsel ve ruhsal sağlığımızı aşağıya çeken, öz nefreti ve fazla tüketimi besleyen itici bir güç haline dönüşebiliyor. Bu durum özellikle günümüzün küresel, birbirine bağlı nitekim bir o kadar da bireyselleşmiş dünyasında şiddetle hissediliyor.
Neden toplum olarak kişisel gelişimimize bu kadar odaklandık?
Dünyadaki problemler gittikçe büyüyor, krizler küreselleşiyor, çözümler komplike hale geliyor bizler ise tüm bu belirsizlik ve zorluklara karşı, belki de kendimizi korumak için gittikçe daha çok bireyselleşiyoruz. Sadece kendimizi düşünmeye başladıkça da arz ve taleplerimizle şekillenen küresel trendler bize cevap vermeye başlıyor. Kişisel gelişim sektörü şu anda 20 milyar dolar büyüklüğünde ve her sene bu rakam yükseliyor. Bir başka deyişle kocaman bir endüstri sürekli olarak bize nasıl “daha iyi” olabileceğimize dair yeni çözümler ve ürünler sunup duruyor!
Birileri daha iyi versiyonumuza erişmemiz veya güzel bir hayat sürmemiz için bize yeni bir egzersiz rutinini, beslenme şeklini, kişisel gelişim kitabını, toksik insanlardan uzaklaşmayı veya basitçe yeni bir ev, araba veya en yeni çıkan çantayı almayı önerirken, sadece sahip olduklarımızla yeterli hissetmek pek de mümkün olmuyor. Biz de istediğimiz o kişi olmak, arzuladığımız, başkalarında gördüğümüz o hayatı yaşamak için daha çok çalışmamız ve daha çok almamız gerektiğine inanmaya başlıyoruz.
Kendimizi neden “yeterli” hissetmiyoruz?
Günümüz dünyası bize yeterli hissetmenin yolunu materyal varlıklar veya somut başarılarla çizerken onları başardıktan sonra aldığımız tatmini ise ancak belirli bir süre hissedebiliyoruz. Hedonik uyum olarak bilinen bu fenomene göre biz insanların bir duygusal temel çizgisi bulunuyor. Olumlu veya olumsuz değişimlerden sonra kısa bir süre büyük tepkiler versek; çok mutlu veya çok mutsuz olsak bile yine dönüp dolaşıp bu çizgiye geliyoruz. Bu yüzden alınan lüks bir araba bir iki hafta bize çok mutluluk verse de kısa süre sonra mutluluk seviyelerimiz eskiye dönüyor ve içimizde açılan o boşluğu yine başka bir harcama ile doldurmaya çalışıyoruz.
Kendimizi başlaları ile kıyaslama içgüdümüz hedonik uyumla birleşince kendimizi yeterli hissetmek için belirlediğimiz tüm materyal hedeflerimiz sadece kısa süreliğine bize kendimizi iyi hissettiriyor. Yenilik hissi bitince mutluluğumuz da temel seviyesine dönüyor, yeniden kendimizi kıyaslamaya, yeni hedefler belirlemeye başlıyoruz. Dışarıdan baktığımızda belki de gerçekten zaman içinde tüm hedeflerimizi gerçekleştirebiliyor, başarılar kazanabiliyor, lüks bir hayat sürebiliyoruz ancak bunun karşılığında kendi iç mutluluğumuzu, tatminimizi ve öz değerimizi feda ediyoruz.
Elbette mutlu olabilmek için hepimizin ihtiyaç ve isteklerini karşılayabileceği kadar paraya sahip olması gerekiyor. Zaten bizim iç mutsuzluğumuzu körükleyen kısır döngü, ihtiyacımızın çok üzerinde para kazanmaya başladığımızda yaşanıyor. Araştırmalara göre insanlar zihinsel ve ruhsal olarak çok kötü yaşamlardan iyi hayatlar sürmeye çok hızlı ve rahat şekilde geçebilirken, iyi yaşamlardan “harika” yaşamlar sürmeye çok zor geçiyor. Daha çok para kazanmak daha çok tüketime itiyor ama daha çok varlığa sahip olmak daha büyük bir mutluluk ve tatmin getirmiyor. “İyi” sadece daha çok tüketim yaparak “harika”ya çevrilmiyor.
Nasıl kendimizi yeterli görmeye başlayabiliriz?
Kendimizi belki önceki zamanlara göre daha çok başkaları ile kıyaslamamızın birincil sebebini tamamen karşılaştırma üzerine kurulmuş sosyal medya platformları oluşturuyor. Bir zamanlar kendimizi belki sadece komşumuz veya birincil çevremiz ile kıyaslarken artık hepimiz kendimizi en ünlü, en zengin, en ayrıcalıklı, en yetenekli kişilerle karşılaştırıyor. Bu “ideal” hayatlara veya becerilere ulaşmak için çokça efor sarf edip, orantısız harcamalar yapıyoruz. Eğer sosyal medyada takip ettiğimiz kişiler bize kendimizi yetersiz hissettiriyorsa akışımızı sadece bize iyi gelen hesaplar ile doldurmak veya bu platformlardan tamamen uzaklaşmak iyi bir fikir olabiliyor.
Daha iyi bir hayat istemek, bunun için hedefler koymak ve çaba göstermek tabii ki kötü değil. Ancak gerçek mutluluk ve yeterlilik duygusu için hedeflerimizin materyal varlıklar veya başkalarının başarı algıları değil, gerçekten kişisel gelişimimizi destekleyecek istek ve arzular olması gerekiyor. Bunun için de hepimizin derin bir iç gözlem yapması; hedef ve arzularını bu perspektiften gözden geçirmesi önem taşıyor. “Hangi hayatın peşinden koşuyoruz: Bize dayatılan mı, birisinden gördüğümüz mü yoksa gerçekten en derinden kendimizin istediği ve bize iyi gelecek olan mı?”
Buna ek olarak araştırmalar hedonistik uyumdan kaçmanın tek bir yolu olduğunu belirtiyor: Bilinçli ve devamlı olarak sahip olduğumuz tüm güzelliklerin ve ayrıcalıkların değerini bilmeye, hayata teşekkür etmeye devam etmek. Ancak minnettarlık duygusu ile kırabildiğimiz alışma ve hemen yenisine geçme döngüsü, gerçek tatmin ve mutluluk hislerinin yeşermesi için alan açıyor.