YAZAN: ALEYNA TEPE İPER

Dijital çağda görünürlük, yalnızca iletişim kurmanın bir yolu olmaktan çıkarak var olmanın neredeyse temel koşulu haline gelmiş durumda. Birçoğumuz gerçekliğimizi dijital varlığımızla ölçebiliyoruz. Sosyal medya platformları, kendimizi ifade edebileceğimiz alanlar sunarken aynı zamanda sürekli bir sergileme halini de normalleştiriyor. Artık yalnızca ne yaşadığımız değil, yaşadıklarımızın ne kadar görünür olduğu da önem taşıyor. Bu durum, görünür olmanın fark edilmek, değer görmek ve hatta “gerçek” sayılmak için zorunlu bir pratik olduğu yanılgısına sebep olabiliyor. Bu yeni düzen içinde görünür olmak; bağlantı kurmak, üretmek ve paylaşmak kadar, eksik kalmamak ve unutulmamak anlamına da geliyor. Görünmezlik ise çoğu zaman durmakla, sessizlikle ya da dinlenmeyle değil; ihmal edilmekle, unutulmakla ve değersizleşmeyle eşleştiriliyor. Peki sürekli görünür olmanın baskısı gerçekten bağlantıda kalmamızı mı sağlıyor, yoksa varlığımızı performansa dönüştürerek bizi yıpratıyor mu?


Paylaşmak performans mı, ifade mi?

Paylaşmak, belki bundan seneler önce kendimizi ifade etmenin ve başkalarıyla temas kurmanın doğal bir yolu gibi görünüyordu. Şimdi “paylaşmak” kelimesi birçoğumuzun zihninde “sosyal medya” ile ilişkileniyor. Başlangıçta düşüncelerimizi, hislerimizi ve deneyimlerimizi paylaşarak bağlantıda kalabileceğimiz fikri kulağa çok güzel geliyordu. Ancak zamanla paylaşma eylemi, içimizden gelen bir ihtiyaç olmaktan uzaklaşıp görünür kalmanın koşuluna dönüşmeye başladı. Birçoğumuz artık paylaşmak isteyip istemediğimizi değil, paylaşmazsak ne olacağını düşünüyoruz. Bu da “paylaşma” eyleminin zamanla bir ifade biçimi olmaktan çıkarak bir tür performansa dönüşmesine sebep oluyor.

Bu noktada yaşadıklarımızı anlatmakla, yaşadıklarımızı sergilemek arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Paylaşımlarımız, ifade etmek istediklerimizden ziyade nasıl görüneceğimiz endişesiyle şekilleniyor. Bizler de farkında olmadan kendimizi izleyen, değerlendiren ve sürekli düzenleyen bir pozisyona geçiyoruz. Bu hal, zamanla iç sesimizi bastırmamıza ve neyi gerçekten hissettiğimizi ayırt etmekte zorlanmamıza sebep olabiliyor.

Bütünsel sağlık açısından baktığımızda ise sürekli performans halinin birçok bedeli var. Zihnimiz dinlenemiyor çünkü her an üretmeye ve göstermeye hazır olmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Duygusal olarak tükenmişlik, tatminsizlik ve yabancılaşma artabiliyor. İfade alanı daraldıkça beden de bu yükü taşımaya başlıyor; gerginlik, huzursuzluk ve kronik yorgunluk kaçınılmaz hale geliyor. Yani farkında olmadan bir ihtiyaçtan doğan bu eylem, zamanla ihtiyaçlarımızı görmeyi engelleyen bir maskeye dönüşüyor.

Paylaşılmayan gerçek değil mi?

Öte yandan dijital dünyada farkında olmadan kabul ettiğimiz güçlü bir inanç var: Paylaşılmayan şey sanki yaşanmamış gibi… Deneyimlerimizin gerçekliğini, başkalarının tanıklığıyla doğrulama ihtiyacı hissedebiliyoruz. Bu da bizi, yaşadıklarımızı içimizde tutmak yerine hızla dışarı aktarmaya itiyor. Deneyimlerimiz bir nevi iç gerçeklikten çıkıp dış gerçeklik haline geliyor; ne hissettiğimiz, ne aldığımız ya da verdiğimizden ziyade deneyimin dış dünyada nasıl konumlandığına takılıyoruz.

Görünenin değeri arttıkça, görünmeyenle yani kendi iç dünyamızla temasımız da zayıflıyor. Düşünmek, durmak, hissetmek ve sindirmek gibi süreçler paylaşılabilir olmadığı için geri plana itiliyor. Zamanla kendi deneyimlerimize bile dışarıdan bakmaya, onları “paylaşılabilir” olup olmadığına göre değerlendirmeye başlıyoruz.

Fakat maalesef içsel yaşantımızla bağımız koptukça öz değer algımız da dış onaya bağımlı hale geliyor. Duygularımızı düzenlemekte zorlanıyor, neyin bize ait olduğunu ayırt edemiyoruz. Bu durum ise, hem zihinsel karmaşaya hem de duygusal kırılganlığa sebep oluyor. Kendimizle kurduğumuz ilişki zayıfladıkça beden de bu güvensizliği stres tepkisiyle yansıtıyor.

Üretmeyen ya da paylaşmayan verimsiz mi?

Görünür olmanın bir diğer bedeli “verimlilik” kavramı üzerinden beliriyor. Aktifsek, paylaşıyorsak ve üretim halindeysek verimli yaşıyoruz; duruyorsak, sessizsek ve geri çekildiysek geride kalmış sayılıyoruz. Maalesef bu bakış açısı, dinlenmeyi ve yavaşlamayı neredeyse kusur gibi konumlandırıyor. Birçoğumuz, paylaşmadığımız zamanlarda sanki üretmiyor ya da verimli zaman geçiremiyor gibi düşünüp suçluluk hissetmeye başlıyoruz.

Oysa zaten tıpkı doğa gibi insanın da doğal ritmi, sürekli üretmeye uygun değil. Bazen kış uykusu zamanı gelir, dinlenmek, güçlenmek ve yaratıcılığı beslemek için durmak gerekir. Aslında bu durma anları yeni şeylerin filizlenmesi ya da var olanların köklenmesine alan açıyor. Ancak biz bu alana izin vermediğimizde, üretmeye devam etsek bile tatmin duymadığımız ya da neyi neden yaptığımızı bilmediğimiz bilinçsiz bir döngünün içinde sıkışıp kalıyoruz.

Bütünsel sağlık açısından da bu baskının bedeli ağır. Zihinsel olarak sürekli tetikte olmak, bedenin dinlenme ve onarım süreçlerini sekteye uğratıyor. Uyku kalitesi düşüyor, bağışıklık sistemi zayıflıyor ve duygusal dayanıklılık azalıyor. Uzun vadede bu hal, tükenmişlik hissini normalleştiriyor; yorgunluk geçici değil, normal ve kalıcı bir duruma dönüşüyor.

Görünürlükle sağlıklı bir denge kurmak mümkün mü?

Elbette dijital dünyayla bu kadar iç içe yaşadığımız bir düzende “görünür” olmayı yok saymak ya da tamamen reddetmek gerçekçi değil. Önemli olan görünürlükle nasıl bir ilişki kurduğumuz. Sürekli erişilebilir olmayı, her an paylaşmayı ve her boşluğu doldurmayı normal kabul ettiğimizde, dengeyi kaybetmemiz kaçınılmaz oluyor. Oysa görünürlük, seçicilik ve niyetle bir araya geldiğinde bambaşka bir anlama bürünebilir.

Paylaşımın bir zorunluluk değil, bir tercih olduğu yerde; görünürlük de baskı olmaktan çıkıp anlamlı bir ifadeye dönüşebilir. Belki “Ne kadar paylaşıyorum?” sorusundan ziyade, “Neden paylaşıyorum?” sorusunu kendimize sorabilirsek dengeyi bulmak daha kolay bir hale gelebilir.

Bütünsel sağlık açısından da bu denge arayışı iyileştirici bir alan açar. Ne zaman duracağımızı bildiğimizde sinir sistemimiz rahatlar. Zihnimiz sürekli tetikte olmak zorunda kalmaz, bedenimiz ise kendini onarma fırsatı bulur. Paylaşım, içsel bir yerden geldiğinde; suçluluk, acele ve kaygı yerini sakinliğe ve netliğe bırakır. Bu da hem duygusal dayanıklılığımızı artırır hem de öz değer algımızın dışa bağımlı halden kurtulmasını sağlar.



Aleyna Tepe İper

1997 yılında İstanbul’da doğan Aleyna, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, insanı anlama tutkusunu pazarlama, marka yönetimi, yazarlık ve içerik üretimi gibi yaratıcı alanlara taşıdı. Bugün psikoloji bilgisini yaratıcı üretim süreçleriyle harmanlayarak, marka ve içerik yöneticisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda yazıları aracılığıyla ilham vermeye, deneyimlerini paylaşmaya ve keşfetmeye devam...



BLOOM SHOP