Son birkaç yıldır gezegenimiz değişim belirtileri gösteriyor. Bunun tezahürünü bilim insanları iki alanda gözlemliyor. İlki, dönüş hızının, ikincisi de “kalp atış” frekansının yükselişi. İşte dünyanın bu değişimine sevgiyle uyumlanmak için yapmamız gerekenler.

2020 yılında zaman kavramı nasıl bir değişim yaşadı?

2020 yılını pandemi sebebiyle çok farklı yaşadık. Belki birçoğunuz benimle hemfikirdir, hayatın durma noktasına gelmesi zamanın sanki ağır çekimde aktığı hissini verdi. Fakat dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları, 2020 yılının son altmış yıla nazaran daha hızlı geçtiğini ifade ediyor. Bunun sebebi dünyanın daha hızlı dönmesi.

Gezegenimiz, ekseni etrafındaki dönüşünü 86.400 saniyede tamamlıyor. Biz bunu 24 saate denk gelen bir güneş günü olarak biliyoruz. Geçtiğimiz yıl, yani 2020’de, dünyamız bir rekora imza atarak tam 28 kez ekseni etrafındaki dönüşlerini ortalamadan milisaniyeler bazında daha hızlı tamamlamış.

Bilim insanlarına göre dünyanın bu dönüş hızını etkileyen birçok faktör var; küresel ısınma, gezegenin çekirdek hareketleri, sismik aktiviteler, atmosferik basınç, rüzgâr hareketleri, hava ve okyanus koşulları, dağ erozyonu gibi.

Sizi hemen rahatlatayım; günlük hayatımızda ucu bize dokunan bir şey yok çok şükür. Ancak bilim insanları özellikle iklim değişikliği nedeniyle buzulların erimesinin zaman içinde küresel zaman dilimini ve günlerin belirlenmesini etkileyebileceği uyarısında bulunuyor.

Fakat dünyamız çeşitli faktörler sebebiyle hızlanmakla kalmıyor, aynı zamanda “kalp atışı” olarak adlandırılan Schumann rezonansında da son yıllarda ciddi artışlar gözlemleniyor. 7,83 Hz. olan Schumann rezonansı, 6 Aralık 2019 tarihinde 158 Hz. seviyesine ulaşarak rekor kırmış durumda.

İlginizi çekebilir: Zihin Sağlığının Geleceği: Psikedelikler

Nedir bu Schumann rezonansı?

Schumann rezonansı, 1952 yılında fizikçi Otto Schumann tarafından açıklanan, yeryüzü ile iyonosfer tabakası arasında meydana gelen doğal titreşime verilen isim.

Gökyüzü olaylarıyla fırtınaların yarattığı şimşekler, yeryüzü ile iyonosfer tabakası arasında dünyanın etrafında dönmeye başlayan elektromanyetik dalgalar yaratıyor. Dalgalardan bazıları güçlerini birleştirerek, Schumann rezonansı adı verilen, tekrarlayan bir atmosferik kalp atışı oluşturuyorlar.

Schumann rezonansının önem arz etmesinin sebebi, 2014 yılından bu yana birçok kez rekor seviyelere ulaşmış olması. Yani gezegenimiz daha hızlı titreşmeye başladı.

Bu rezonans bizi neden ilgilendiriyor?

Bunun cevabı çok basit aslında; yeryüzünde yaşayan tüm canlılar dünyanın titreşiminden etkileniyor. Neden mi? Çünkü evrende var olan her şey titreşime sahip. Bizler de insanlar olarak durmaksızın titreşiyoruz. Bilim insanlarının araştırmasına göre insan titreşiminin yaydığı frekans 5-10 Hz arasında değişiyor.

Yani dünyamızın kalp atışı ile aynı aralıktayız. Dolayısıyla dünyadaki tüm yaşam, biyoritmimizden beyin dalgalarımıza kadar birçok şey doğrudan bu frekansla ilişkili durumda.

Günümüzde konuya dair pek çok araştırma var. HeartMath enstitüsünün yürüttüğü araştırmalar da en kapsamlılarından biri. HeartMath Enstitüsü Araştırma Direktörü Dr. Rollin McCraty’ye göre dünya ve iyonosfer arasında 0.01 hertz ile 300 hertz arasında değişen bir frekans senfonisi üretiliyor ve bu alanda meydana gelen bazı büyük rezonanslar, kardiyovasküler sistemimizi, beynimizi ve otonom sinir sistemimizi etkiliyor.

Araştırmacılar bu elektromanyetik alan ile insan, hayvan ve bitki aktivitesi arasındaki olası etkileşimlerin tahmin edilenden daha derin şekilde bağlantılı olabileceğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla fizyolojik ritimlerimiz, bizde var olan her döngü ve her biyolojik sistem, elektromanyetik aktivitelerle ilişkili durumda. Beynimiz çok hassas bir elektromanyetik organ olduğundan, beyin dalgalarımız, nörohormonal süreçlerimiz de bu rezonans hareketlerinden etkileniyor. Dünyanın manyetik alanındaki değişikliklerin insan kalp ritmini dahi etkilediği kanıtlanmış durumda.

İlginizi çekebilir: Ruhsal Çalışmalarda Zihni Eğitmenin Önemi

Dünyanın kalp atışı ve biz

Ne var ki, gözümüzü açtığımız her gün, cep telefonu, televizyon, bilgisayarlar gibi, rezonansımıza müdahale eden titreşimlere gömülüyoruz. Bunlarla birlikte yediğimiz işlenmiş gıdalar, aldığımız sentetik ilaçlar, yaşadığımız günlük stres, duygu durumumuzdaki iniş-çıkışlar kişisel frekansımızda düşüklüğe yol açıyor.

Bu da gezegenimizin frekansıyla uyumlanmamızı etkiliyor ve bizi sağlıksız, mutsuz ve potansiyelimizin gerisinde bireyler haline getiriyor.

Uyum içinde olmak üzere tasarlandık

Dr. Rollin McCraty uyum içinde olmak üzere tasarlandığımızın altını çiziyor. Dünyanın kalp atışıyla uyum içinde olduğumuzda sağlıklı ve mutlu hissediyorken, uyumsuzluk içindeyken acı, anksiyete ve hastalık belirtileri başlıyor.

O zaman giderek hızlanan ve titreşimi yükselen gezegenimiz ile birlik içinde ve uyum halinde olmak istiyorsak, kendimizi bu değişimlere kalibre etmemiz gerekiyor.

Uyumlanmaya giden yol kalpten geçiyor

Doğu kültürü kalbin gücünü yıllardan beri ifade etse de bilim insanları bu konuya belki de çok geç eğildiler. Kalbimiz aslında vücudumuzdaki tüm sistemleri koordine edecek şekilde tasarlanmış, beynimiz ve vücudumuzla gerek nörolojik, gerek biyokimyasal, gerek enerjetik yollarla iletişim halinde olan muazzam bir organ. Hem fizyolojik, hem bilişsel hem de duygusal sistemler üzerinde etkisi olduğundan, önemli bir merkez.

Doğu kültürü çok uzun zamandır kalp zekasından ya da sezgisel kalpten söz eder. Bilim insanları ise ancak yakın zamanda kalbimizin yaydığı enerji alanının beynimizin yaydığından kat kat daha geniş olduğunu kanıtladı.

Dolayısıyla dünyanın yükselen titreşimiyle uyumlanmak için yine en uygun araç kalbimiz diyebiliriz.

Bilim, sevgi enerjisinin biyokimyamızı ve refahımızı her düzeyde yükselttiğini zaten gösterdi. Frekansımızı yükselttiğimizde değişimin başladığını belki birçoğumuz deneyimledik bile. Yine yükselen titreşimle beynimizin daha fazla bölümünü, genetiğimizin ek yönlerini kullanıyor ve hatta yeni DNA oluşumlarını tetikliyoruz.

2014 yılından bu yana elde edilen datalar gezegenimizin frekansının yükseldiğini gösteriyor. Bu yükselmeyle uyumlanmanın en doğal yolu gerek kişisel gerek kolektif olarak, sevginin yüksek frekansını yakalamaktan geçiyor.

Bir varoluş hali olarak “sevgi enerjisi”

Burada kast ettiğim sevgi enerjisini benimsemek ve onu kaynak alarak yaşayabilmek. Bu varoluş hali elbette ki yaşamı algılayış biçimimizi tanımlıyor. Yaşamı algılayış biçimimiz, bizde belirli bir enerji seviyesi ve titreşim yaratıyor. Bunlar da hayatın sunduğu şeyleri nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi, davrandığımızı ve buna nasıl tepki verdiğimizi belirliyor. Bu algı biçimi ve onun yarattığı enerji seviyesi, doğal olarak belirli duygusal ifadelere, tutumlara, eylemlere ve olasılıklara dönüşüyor.

Yaşamı nefret, haset, korku, kaygı gibi negatif duygular değil de, sevgiyi kaynak alarak tanımladığınızı düşünün bir an. Yaratabileceğiniz farkı görebiliyor musunuz?

Sevgiden kaynak alarak yaşadığımızda, vücudumuzda, zihnimizde ve ruhumuzda olumlu değişimler meydana gelir. Refah seviyemizde yükselme kaydederiz. Yaratıcılığımız artar, potansiyelimizle bağlantı kurar ve daha yüksek bilinç durumuna geçeriz.

O zaman sevgi enerjisine geçmek, bu enerjiyle titreşimimizi yükseltmek ve bu sayede gezegenimizle uyumlanmak için neler yapabiliriz?

Kalp enerjimizle nasıl bağlantıya geçer ve onu yükseltiriz?

Kalp enerjisi denince akla ilk sevgi ve aşk kavramları gelir. Ancak kalp enerjimizi bununla sınırlamak yanlış olur. Kalp enerjisi aslında göğsümüzdeki enerji kaynağıdır. Onu hissetmeye çalışmak, ona odaklanmak daha fazla güçlenmesini sağlar. Ve kalp enerjimizle bağlantıya geçebildiğimizde aslında yaratımın kaynağıyla da bağlantıya geçeriz. İşte o zaman tüm kontrol ihtiyacımız ortadan kalkar. Korkular, endişeler ve şüpheler kaybolur.

Kalp enerjisini yükseltmenin birçok yolu ve tekniği var. Ancak günlük hayatımızda edinmemiz gereken temel birkaç noktanın altını çizmek bile hızlanan gezegenimizle uyumlanmamız için yeterli olacaktır. 

Doğaya dönün ve hareket edin.

Kalp enerjisini yükseltmenin yollarından belki de ilki doğaya dönmek ve bol bol hareket etmek. Titreşim hareket gerektirdiğinden elinizden geldiği kadar spor yapın, koşun, yürüyün, dans edin. 

Tükettiğiniz gıdalara dikkat edin.

Hareketle birlikte yediğimiz içtiğimize de dikkat etmemiz gerekiyor. Bazı yiyeceklerin daha düşük frekansta titreştiğini duymuşsunuzdur. İşlenmiş ambalajlı gıdalardan olabildiğince uzak durun. Meyvelerin ve tüm yeşilliklerin yüksek bir titreşime sahip olduğunu unutmayın.

Bol bol kahkaha atın.

Kahkaha attığımızda sistemimiz rahatlar ve bu rahatlama şifalanma için alan sağlar. Yapmaktan hoşlandığınız şeylere vakit ayırmanız, keyif almanız ve kahkaha atmanız için iyi bir fırsat olabilir.

Düşüncelerinizi arındırın.

Unutmayın, düşündüğünüz, söylediğiniz ve hissettiğiniz her şey gerçekliğiniz olur. Negatif düşüncelerden arınmak gerçekliğinizi de olumlu yönde değiştirir ve kalbinizle bağlantıya geçmeniz ve kalbinizin enerjisini yükseltmeniz için size imkân yaratır.

Duygularınızın farkında olun.

Duygularımız bize kalbimizden mesajlar taşır. Eğer içimizde olumsuz bir his varsa, bu kalbimizle uyuşmayan bir sebepten kaynaklı olabilir. Böyle hissettiğinizde, kendinizde bunu dönüştürebilecek sorular sorun: Kalbimin fark etmemi istediği konu nedir? İçimdeki uyuşmazlığı kolayca ve nazikçe nasıl fark edebilir ve çözümleyebilirim? Kalbimin arzusu ve enerjisiyle nasıl hizalanabilirim? vb. gibi.

Şükredin.

Eksikleriniz için hayıflanmak yerine sahip olduklarınız için şükredin. Minnet duygusu çok güçlü bir duygudur ve kalbimizin enerjisini harekete geçirir.

Başkalarına yardım edin.

Başkalarını mutlu etmek, nazik olmak sizi yüksek bir titreşime getirir. Ayrıca evren gönülden verdiğimizi bize mutlaka geri gönderir. Sevgi enerjinizi yükseltmek için başkalarına karşı sevginizi, empati duygunuzu, şefkat ve merhametinizi yükseltin, paylaşın, hissettirin.

Kalp enerjinizle bağlantı kurmak için çeşitli teknikler kullanabilirsiniz.

Hep tavsiyem; mutlaka meditasyon yapın. Nefes çalışmaları, ho’opopopono, pozitif EFT gibi tekniklerle enerjinizi dönüştürebilir ve kalp enerjinizi yükseltebilirsiniz.  

Mutlaka kendinizi affedin.

Kendinizi suçlamak, kendinize kızmak enerjinizde blokajlar yaratır. Yanlış yaptığınızı düşündüğünüz her şey için kendinizi affedin ve tüm bunları birer deneyim olarak kabul edin.

Kendinizi sevin.

Kendinizi sevmek bir süre sonra aslında zaten sevginin kendisi olduğunuzu anlama halini getirir. Kendimizi sevmeyi öğrendikçe, doğadaki, evrendeki her şeyle uyumlanmaya başlarız. Böylece kendimizi akış ve sevinç içinde yaşamanın yeni boyutlarına açarız.

Kalp enerjimizin bizi evrene yakınlaştıran enerji olduğunu unutmayın.

Bu enerjinin içimizde genişlemesini sağlamak, bütünlüğü hissetmemize imkân tanır. Kalp enerjisi aynı zamanda tezahür yeteneğinizin de merkezidir. Koşulsuz sevgi, teslimiyet, huzur, şifa, geleceğimizi yaratma ve dünyayı değiştirme gücüdür.

Kalbinizi güzelliklere açın ve onların farkında olun.

Günlük hayatımızdaki negatif duygular, düşünceler, konuşmalar ve görseller bombardımanından olabildiğince uzaklaşarak size huzur, gülümseme getirecek şeylere dikkatinizi yöneltin.

Bunun için birkaç saniyenizi ayırıp gökyüzünde uçan bir kuşu izlemek bile yeterlidir.

Bunu hemen bugün deneyin ve sizi nasıl hissettirdiğini fark edin.

Bu çalışmayı sizi mutlu eden şeylere göre şekillendirebilirsiniz; mamasını yiyen bir kedi, parkta mutluluklar saçan bir çocuk, oturduğunuz banka konan minik bir serçe. Ama mutlaka dışarıda, doğada.

Kendimizi bu duygulara açmak, bu duygulardan daha fazlasının içeri girmesine ve sonrasında bizden dışarıya yayılan kuvvetli bir kalp enerjisi yaratmasına izin verir.

Kalp enerjimizin bizden daha geniş alanlara yayıldığı an, evrenle yakınlaşmaya başladığımız andır…

Müge Seyhan Öztürk

1998 yılında Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Rennes II/Upper Brittany Üniversitesi’nde görsel-işitsel araştırmalar okuyan Müge Seyhan Öztürk, Galatasaray Üniversitesi medya ve iletişim araştırmaları yüksek lisansı sonrası bir süre özel sektörde çalıştı ve 2015 yılında ilk romanını yayınladı. Reiki ile başlayan enerji şifacılığını, İngiliz Enerjistler Birliği’nin Duygusal Özgürleşme...

DAHA FAZLASINI OKU