“Güzellik altından kalkılamaz bir yüktür, tüm zamanlara yaymak isteyeceğimiz sonsuzluğu sadece geçici bir an için sunarak bizi umutsuzluğa sürükler.” Albert Camus

Yaşadığımız çağda, güzellik anlayışı da düşünüş biçimimizi sarmış olan ‘yüzeysellik’ vebasından nasibini almış kavramlardan biri oldu. Avrupa Birliği standartlarına göre yetiştirilen aynı boydaki tatsız elmalar gibi, bugüne dek kadınlardan fiziksel ve düşünsel anlamda aynı kadın, adamlardan da aynı adam olmaları beklendi.

Sistem, her koşulda ruhumuzun taşkın çizgisinden gitmemizi değil; belli standartlara tabi olmamızı istedi bizden. Biz de bu standartlara boyun eğmemiz gerektiğini, aksi halde sevilmeyeceğimizi, kabul görmeyeceğimizi, dışlanacağımızı ve yalnızlıktan öleceğimizi düşündük.

İnsan belli bir düşünceye inandığında, o konudaki gerçeklik konseptini toplumsal bilinç düzeyinde yaratır. Bu toplu yaratım, güzellik konusunda da fikirlerimizi aynılaştırdı. Belli bir çoğunluk tarafından kabul gördüğü için bu düşüncenin gerçekliğini sorgulamak bugüne dek pek aklımıza gelmedi. Fakat artık bu devir değişiyor…  

Güzellik nedir?

Güzellik, zamanın ötesinde bir kavram. Camus’nun de dediği gibi, ‘bizi anlık bir sonsuzluğa sokup’, başımızı döndürmek üzere Tanrı tarafından dünyaya verilmiş bir hediye. Anlık bir temas.

Bu temas, sadece oranla değil, aynı zamanda ruhla da ilgili. Bir kadına, bir adama, bir tabloya ya da bir detaya gözünüz iliştiğinde, nesne veya özne fiziksel anlamda altın oranı yakalamış dahi olsa ruhun gereklerini yerine getirmiyorsa, Camus’nun bahsettiği nefes kesiciliği de yakalayamıyor.

İlginizi çekebilir: Gerçek Güzellik Nedir?

Toplumumuzdaki güzellik kavramı

Biz kadınlar olarak, salt güzel giyinmenin, makyaj yapmanın, bakımlı ve ince bir bedene sahip olmanın ve kendine belli oranda güvenmenin ‘güzel’ olmak için yeterli olduğunu düşünmeye alıştırıldık. Saçımızla başımızla, giyim kuşamımızla özellikle fiziksel anlamda toplumsal standartlara uymakla o kadar meşgul edildik ki, ruhu, mistik elementi unuttuk.

Uzunca bir zaman kendimize yakışıp yakışmadığını dahi sorgulamadan, bize sunulan saç renklerini, estetik yapıyı ve giyim tarzını ‘güzellik’ olarak benimsedik. Oysa artık gerçek güzelliğin sırrının kuaför salonlarında, moda dergilerinde ve pahalı butiklerde değil, mistik alanda saklı olduğunu yeniden hatırladığımız bir döneme girdik.

Güzellik kavramındaki bütünsellik

Dişiliğin karşı konulmaz güzelliği bir kadının bedeninde olduğu kadar, zihninde ve ruhunda da saklı. Güzellik, zihinsel, bedensel ve ruhsal anlamda bütünsel bir titreşim olarak bir bedende can bulduğunda o baş döndürücü halden, yani ‘cazibe’den bahsedebiliyoruz. Marylin Monroe, Audrey Hepburn, Prenses Diana, Victor Hugo’nun Esmeralda’sı gerçek güzelliğin en baştan çıkarıcı örnekleri bana sorarsanız.

Bugüne kadar konu kadın ve güzellik olduğunda biz beden ölçülerine gereğinden fazla takıldık. Güzellik yarışmalarında izlediğimiz kadarıyla, bir kadının ‘güzel’ var sayılmasının koşulunu -yine o Avrupa Birliği standartlarındaki elmalar gibi-, aynı ölçü ve vücut hatlarına sahip olmak gerekliliğiyle bağladık.

Pek çoğumuz beden ölçülerimizi bize güzellik diye sunulan o ufak kalıplara sığdıramadığımız için yıllarca ağladık. Oysa iri yarı bir kadın, bedeninin içinde kendini iyi, evde ve güvende hissettiği anda güzellik ona yapışıyor zaten! Bu gerçek, bize tamamen unutturuldu. Biz, iki kilo dahi alsak bedenimizden nefret ettik, onu aşağıladık, ona çok kötü davrandık. Kendi bedenimizin içinde tıpkı bir evsiz gibi yaşadık.

Oysa beden güzelliğinin sırrı, ölçülerinden ziyade, sensüalite; yani ‘bedenin içinde ruhun dans etmesi’ olarak bize hiç öğretilmedi. O kutsal tapınağın içinde, beş duyu organını kullanarak yaşamdan aldığı sonsuz zevki ifade edercesine bir yürüyüş, bir fincan tutuş, bir gülümseme olarak hiç tanıtılmadı bize güzellik…

Zihin güzelliğini ise üniversite bitirmek, okul okumak zannettik. Elbette o da var! Ancak nesnel bilginin yanına kıvrak zekayı, espri yeteneğini ve yaşam felsefesini de eklediğimizde güzelliği zihinsel manada hakkıyla taçlandıracağımızı da artık hatırlamaya başlıyoruz.

Ruhun güzelliğini aktive etmek için de bizi dişi yapan değerleri, yani içimizdeki şefkat, merhamet, affedicilik, kapsayıcılık, neşe, yaratıcılık, kendi içinde tutarlılık katmanlarını sıyırdığımızda, kalbimizi sonuna kadar açıp, içine yaşama karşı duyduğumuz aşkı doldurduğumuzda tüm dişiliğimizle çağlayanlar gibi hayatın içine akabileceğimiz bir devre adım atıyoruz. Cazip bir kadın olmaktan utanmadan…

Kadim bir dostum, “Tüm kadınlar kraliçedir. Sadece unuttular.” demişti.

Biz, artık kadınlar olarak sadece beden değil, beden tapınağının içinde barınan birer ‘Kraliçe’ olduğumuzu hatırlamaya başlayacağımız, dişi gücün; sevgi, şefkat, anlayış ve merhametin egemen olacağı o döneme giriyoruz…  

İlginizi çekebilir: Thich Nhat Hanh: Mutluluk Üzerine Ezber Bozan Tespitler