Bazen çok güzel hissediyorum; 45 yaşındayım, bunca tecrübe, tüm bu yoga ve meditasyon eğitimleri, yaptığım pratikler kendimle ilgili çok şey öğretti bana. Bir ritmim var, o ritmi tutturursam bedenimde ve zihnimde benden iyisi yok.

Mesela kızartma, peynir, et yemezsem ve gün aşırı hızlı bir tempoda uzun uzun yürürsem, her gün bir süreliğine de olsa yalnız kalabilirsem, yoga ve meditasyon pratiklerime sadık kalırsam, ders verirsem, bol bol okursam, toplumsal olaylara müdahil olursam kendimi o kadar güzel, iyi ve yaşam dolu hissediyorum ki organ gözümle “Yahu nasıl görünüyorum ben” diye kendime aynada bakmak aklıma bile gelmiyor. Bu akış beni besliyor ve benim rutinim, kuaförüm, anti-aging kremim, tüm öz bakımım oluveriyor.

Bazen tam da bir rock star kıvamındayken gözüm bir aynaya takılıyor, “İlahi Çağla ya” diyorum, gülesim geliyor. Dipten gelen kendini şahane hissetme hissi, dıştan gelen öğrenilmiş güzellik bariyerine tosluyor.

Dış görüntümüz iç halimizin bir yansıması evet ama bazen de hislerimiz ve kabuğumuz birbiriyle örtüşmüyor.

Neyin güzel ve neyin güzel olmadığı sosyal olarak o kadar net ki bu tariflerle kendimize bakmak benliğimizle bağlantımızı koparabiliyor. Dış görüntümüze ve bedenimize dair bir sıfat kullanmak bile bizi kısıtlayan, azaltan bir şey aslında. Benim bedenim çok katı, çok güçsüzüm, çok zayıfım, şişmanım, esneğim… Bu tanımlar yeterli mi sizce bir insanı tarif etmeye? Değil!

Ama maalesef kendimizle kurduğumuz bağ tam da bu yetersiz tarifler üzerinden oluşuyor.

Hiç tercih etmesem de aynalı stüdyolarda ders verdiğimde öğrencilerin sırtlarını aynaya vermelerini istiyorum. Gözler aynayla buluşursa bazen beğeni ışıltısını bazen hayal kırıklığını okuyabiliyorum. Kendini yoganın ritmine kaptırmışken birden gözü aynaya takılan öğrencinin bedeninden koptuğuna kaç kere şahit oldum. Dikkati anında dağılıyor; o kendini inceleyen bakışlar, tüm vücuda toplanan dikkat. Kendine, estetik cerrahın müşterilerini muayene ederkenki bakışıyla bakıyor…

Kendi biricik bedenine alıcı gözle bakmak, onu beğenmek ya da beğenmemek, onu birtakım sıfatlarla ödüllendirmek ya da yermek gibi… Sahip olduğumuz tek evimizi, dış dünyanın belirlediği kriterlerin insafına bırakıyoruz.

İnsanın kendisini beğenmesi kötü mü? Şahane görünsek de (artık ne demekse o) kendimizi iyi, dengeli, köklü, neşeli, güçlü hissetmeyebiliriz. Çokça güzel kadın mutsuzluk, yetersizlik, değersizlik hissi ile mücadele ediyor, öyleyse ne yapayım ben o şahaneliği?

Peki kendimize eleştirel bakmanın neyi kötü olabilir ki? Daha iyi olmak için kamçılamaz mı bu bizi? Daha iyi olmak bedenin neresinden başlar? Beden bir kumaş mıdır ki kesilsin, biçilsin, daraltılsın, bollaştırılsın? Ya kendini beğenmek nereden başlar? İç alan hisselerinden mi? Dış verilerden mi?

Hangi hal gerçeğimiz? Bedenimizin, ruhumuzun, nefesimizin hissettirdikleri mi? Yoksa egemen görme biçimlerinin, değişen güzellik algılarının, vahşi beden politikalarının şefkatsiz bir biçimde bize söyledikleri mi? Kriteri kendi olan kadınlara bayılıyorum; onlar divam benim! Mesajı nerden alacaklarını, neye kulak vereceklerini iyi biliyorlar.

Tüm bu hengame içinde temel pusulası fiziksel hislerin olduğu mütevazı bir yöntem var: Yin yoga.

Sadeliğine bayılıyorum. Yin yoga basitçe bedenindeki fiziksel hislerinle bağlantı kurabilmen için organ gözünü dinlenmeye davet etmeni öneriyor. Bir pozda uzun uzun kalırken nasıl göründüğüne hiç takılmadan, nasıl hissettiğin temel sorun oluyor.

Güzel, çirkin, esnek, katı, doğru, yanlış, bunların bir önemi yok; ayna yok, pozun en doğru hali yok… Beden görülen, puanlanan bir şey olmaktan çıkıyor ve dikkatini, merakını, şefkatini sadece görünmeyen iç bedeninin akışına yöneltiyorsun. “Nasıl görünüyorum?” yerini “Nasıl hissediyorum?”a bırakıyor, bu pozda neye ihtiyacınız olduğu sorusuna, kendinizi nasıl destekleyeceğinize…

Var mı bu soruların ötesi? Diğeri bir föne, iki fondötene bakar!