Şöyle bir sahne hayal edin: Bir sabah uyandınız, favori kahve dükkanınızda siparişinizi verip banka kartınızı uzattınız, ancak kasiyer kartınızı reddetti ve bankanızı aramanız gerektiğini söyledi. Bankaya türlü zorluklardan sonra ulaştığınızda, bundan sonra kocanızın hesabından işlem yapmanız gerektiği söylendi.

İşe geldiniz, gergin bir atmosferde sizle birlikte tüm kadın arkadaşlarınızın işten çıkarıldığını öğrendiniz, kimse size dişe dokunur bir açıklama yapmadı. Eczaneye gidip doğum kontrol hapı almak istediniz ama eczacı sizden kocanızın onayını gerektiren bir form istedi. Tüm bunlar ne kadar korkunç, öyle değil mi?

Margaret Atwood’un distopik romanından uyarlanan Handmaid’s Tale dizisi, kadınların ikinci sınıf insandan ziyade, bir insan olarak bile görülmediği bir hikayeyi anlatıyor. Bir nükleer felaketin ardından kısırlık nedeniyle nüfusun tehlikeye girdiği bir gelecekte geçen dizide, kadınlar sadece doğurma makineleri olarak yüksek rütbeli ailelerin hizmetine veriliyor.

Bu zamana gelen süreçlerse yukarıda anlattığımız şekilde yavaş yavaş gerçekleşiyor. Aynı kurbağanın yavaşça ısınan suda öldüğünü fark etmediği o hikayede anlatıldığı gibi.

Handmaid’s Tale’de yaşananlar karamsar bir tablo çiziyor. Ancak içinde yaşadığımız dönemde de, birçoğumuz cinsiyetçilik yüzünden zor zamanlar yaşayabiliyoruz. İşlerimizde ne kadar çalışsak da yüksek rütbelerde bir avuç kadını geçmeyebiliyoruz. Bazen erkek iş arkadaşlarımızla aynı maaşı alamıyor ya da bazı muhitlerde bekar bir kadın olarak ev tutmak da zorlanıyoruz.

Kadınlar olarak cinsiyetçilikten en çok zarar gören bizler olsak da, ne yazık ki farkında olmadan bu çarkın dönmesine bile yardımcı olabiliyoruz. Bu yüzden cinsiyetçiliğin içinde barındırdığı tehlikeleri, bu adaletsiz düşünce biçiminden nasıl kurtulabileceğimizi ve böyle devam ettiği takdirde bizi gelecekte nelerin beklediğini Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi araştırma görevlisi Doçent Doktor Burcu Şentürk’e sorduk.

Dünyada toplumsal cinsiyet eşitsizliği hangi boyutta ve ülkemiz bunun neresinde?

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesi uzun yıllardır dünyadaki pek çok kurumun harekete geçtiği alanlardan bir tanesi, çünkü bu küresel bir mesele. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği dünyanın her yerinde var. Ülkemiz ise tam olarak nerede diye bakacak olursak sayılara başvurmakta fayda görüyorum.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının 159 ülkedeki cinsiyet eşitsizliğini derecelendirdiği ve sağlık, eğitim, güçlendirme ve iş gücü piyasası konularında toplumsal cinsiyet farklılıklarına içgörü sağlayan Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde 69. sırada yer alıyor.

Diğer ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’deki kadın istihdam oranının oldukça düşük olduğu söylenebilir. Türkiye OECD ülkeleri arasında kadın istihdamının en düşük olduğu ülkedir. Türkiye’de kadınların yüzde 31’i istihdam edilirken, OECD ülkelerinde kadın istihdam oranı ortalaması yüzde 57.2’dir. Bu ülkelerin içinde bizim bir üstümüzdeki Yunanistan’da kadın istihdam oranı yüzde 40’ın üzerinde.

Pozitif cinsiyetçilik nedir? Tehlikeleri nelerdir?

Pozitif cinsiyetçilikten en genel anlamıyla toplumsal ilişkilerde ve kaynak dağılımında dezavantajlı olan cinsin lehine olan düzenleme ve ilişkilenme biçimlerini anlıyoruz.

Pozitif cinsiyetçilik meselesinde katı bir tutum almanın mücadele türlerini çeşitlendirme konusunda bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum. Şöyle ki, eğer erkeklerin daha güçlü olması gerektiği prensibine dayalı ilişkilenme biçimlerinde kadınlara “kolaylıklar” sağlanmasından bahsediyorsak pozitif cinsiyetçilik var olan eşitsizlik biçimlerini ve cinsiyetçi rolleri pekiştiren bir dinamiğe dönüşüyor.

Ancak işin bir de pozitif ayrımcılık kısmı var ki bu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin azaltılması yönünde önemli bir mücadele alanı sunuyor. Kadınların çeşitli, dolaylı ve derin ayrımcılıklar yüzünden erişimlerinin kısıtlı oldukları alanlarda yer almalarını sağlayacak mekanizmalar çok önemli.

Bu mekanizmalar, onlara olan ihtiyaç ortadan kalkana kadar kadınların görünmez oldukları alanlarda görünürlüklerini meşru kılar, rol modelleri yaratır ve cinsler arasında kaynaklara erişim konusundaki eşitsizliklerin giderilmesinde büyük ölçüde etkilidir.

Kadınlar olarak istemsizce de olsa cinsiyetçiliğin güçlenmesine nasıl ve neden oluyoruz? Bu durumu nasıl değiştirebiliriz? 

Bu meselenin iki ayağı olduğu düşünüyorum. Birincisi hepimiz bu toplumda yaşıyoruz ve toplumun kodlarıyla, normlarıyla yetişiyoruz. Bu yüzden var olan eşitsizlikleri ve haksızlıkları normal görüyor, bu normallik içinde toplumsal rolümüzü konumlandırıyoruz.  Yani oyunun kurallarını benimseyip oyunu kuralına göre oynuyoruz. Bu durumda toplumu şekillendiren ataerkil kodlara uygun davranmak aslında farkında olmadan yaptığımız ama yine güç ilişkilerini yeniden şekillendiren bir eyleme dönüşüyor.

İkincisi ise güç ilişkilerinde yol alabilme, kendine yer açabilme metotlarımızla ilgili. Kadınlar her ne kadar bu ilişkilerin güçlenmesine katkı sunsalar da, hatta bazı kadınlar açıktan kadın düşmanlığı yapabiliyor olsa da aslında her kadının kadın erkek ilişkisinin eşitsizliğinin farkında olduğunu ve bu eşitsizlikten öyle ama böyle kendi payına düşeni aldığını düşünüyorum.

Çünkü bu bireylerin eylemleriyle doğrudan ilişkili olmayan sistematik bir durum. Bu sistematik güç ilişkisinde ezilen taraf çeşitli nedenlerden ötürü her zaman doğrudan isyan bayrağını çekemiyor elbette. Ancak kendi dezavantajlı pozisyonunu bir adım öteye taşıyabilmek, kendine biraz alan açabilmek için üstü örtülü, dolaylı yollar deniyor.

Karşı tarafın avantajlı pozisyonuna zeval getirmeden kendi istediği şeye ulaşmaya çalışıyor. Bu bazen sadece kocanın istediği işlerde çalışıp hem erkeğin otoritesini sarsmamak hem istihdama erişebilmek halini alıyor, bazen yasal miras hakkından vazgeçip ailenin korumasını devam ettirmek biçimini alıyor. Kısacası kadınlar dağ gibi önlerinde duran ataerkil sistemle sürekli bir pazarlık içindeler. Bir yandan elleriyle kendilerine yer açıyorlar, yer açarken de doğrudan karşı gelmeden karşı tarafın rızasını alıyorlar ve bu bir anlamda yeniden ataerkil değerleri güçlendirebiliyor. 

Hem bireysel hem de politik olarak önlem alınmazsa toplumu ne gibi tehlikeler bekliyor?

Çoğu zaman cinsiyetçilik sadece kadınları ilgilendiren, sadece kadınların kaynak paylaşımında erkeklerden daha dezavantajlı konumda olmalarını ilgilendiren bir hikaye olarak okunur. Ancak bu meselenin uçları toplumun mustarip olduğu pek çok noktaya dokunur. Tam da bu yüzden bu alandaki mücadele elzemdir. Mesela, en piyasacı anlamda bile kadınların iş gücüne katılmaması, eğitime erişimlerinin kısıtlı olması toplumun kaynaklarının verimli kullanılmaması demektir.

Şiddetin şiddeti doğurduğu prensibinden hareket edersek, kadına karşı şiddetin engellenemediği bir toplumda şiddetin her türlüsü meşru görülür ve toplumsal barış imkansızlaşır, şiddete dayalı ilişkilenme biçimleri gelecek nesillere de aktarılır.

Yine toplumsal barış meselesini düşünürsek toplumun önemli bir kısmının potansiyellerini gerçekleştiremediği, eşitsizliklerin baki olduğu bir toplum her daim şiddete açıktır. En basit bir örnekten yola çıkarsak kadınların görünür olmadığı sokaklar, caddeler, meydanlar kısaca kamusal alanlar kimseye güvenli gelmez.

Kadınların görünür olması sadece kadınlar için değil, toplumun her kesimi için daha güvenli, barış dolu bir toplumsal hayatın garantisidir. Cinsiyetçiliğin önüne geçilmeye çalışılmadığı durumlarda toplumun yaşam kalitesi, kalkınma potansiyeli düştüğü gibi toplumsal şiddetin de yükseleceğini ön görebiliriz.

Cinsiyetçilikle mücadele etmek için ne yapmalıyız?

Cinsiyetçilik toplumun her kesiminde var olan değerler ve normlar setiyle birlikte örgütlenmiştir. Bu durumda cinsiyetçiliğin de sayısız hat üzerinden ilerlemesi gerekiyor. Kabaca bireysel ve kurumsal olarak ikiye ayırabiliriz kanımca. Kurumsal düzeyde pozitif ayrımcılık, özellikle kadınların çok yönlü ayrımcılık mekanizmalarıyla uzak kaldıkları siyaset alanında çok önem arz ediyor.

Bunun yanı sıra her sektör ve ölçekteki hem kamu hem özel kurumlarında kadın çalışan sayısının artmasına yönelik düzenlemeler mutlaka gerekli. Örneğin ülkemizde çocuk bakımına yönelik bütünlüklü bir politika bulunmamakta. Erkek kadın ayırt etmeksizin her çalışanın çocuğunun yararlanabileceği yaygın kreş ve okul öncesi eğitim imkanlarının olması, erkeklerin de bir kısmını kullanması zorunlu olduğu ebeveynlik izinlerinin genişletilmesi, kadınların rollerine hapsedilen ve kadınları kamusal hayattan uzaklaştıran çocuk bakımı meselesini hem erkeklerle paylaşmalarını hem de bunun bir emek biçimi olarak görünür olmasını kolaylaştırır.

“Bireysel hayatlarımızdaki mücadele de aslında burada devreye giriyor. Bunları talep edecek olan bizleriz.”

Medya da toplumsal cinsiyet rollerinin kazanılması ve yeniden üretilmesinde büyük rolü olan bir mecra. Kadınlara yapılan ayrımcılıkları öyle benimsemiş bir toplumuz ki ana akım medyada kullanılan dilin ne kadar cinsiyetçi olduğunu bile göremiyoruz. Kadın mücadelesinin yükselmesiyle, toplumun bu konudaki duyarlılığı artmaya başlamasıyla birlikte medyada da, en azından bazı yayın organlarında bir farklılık oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Ancak daha gidecek çok yolumuz var.

Bu noktada da hem bireylerin, bizlerin, ayrımcılıkla mücadele eden grupların talepleri, hem de yasal düzenlemeler çok önem arz ediyor. Nasıl ki toplumun bir kesimini aşağılayan ya da bir grubu diğerine düşmanlaştıracak ifadeleri kamusal olarak kullanmak yasalara aykırı, kadınları da aşağılayan, ötekileştiren sunum biçimlerinin de suç tanımlarına girmesi gerekiyor.

Ancak yine de toplumsal duyarlılıkla ve mücadeleyle yaratılacak baskı medyanın dilini de değiştirecek. Yine bizler talep edeceğiz yani. Bireysel düzlemde devletten, iş yerlerinden, medyadan bir şeyler talep etmenin de ötesine geçmeliyiz elbette. Dediğim gibi hepimiz bu toplumun normlarıyla yetişiyoruz, ancak doğduğumuz günkü gibi kalmıyoruz elbette. Değişiyoruz, dönüşüyoruz.

Cinsiyetçilikle mücadele bireysel dönüşümü de kapsıyor. Hep alıştığımız ilişki biçimlerini yeniden gözden geçirmeli, şikayet ettiğimiz bu ataerkil yapıya nasıl katkı sunduğumuzu sürekli fark edebilen bir göze, davranışlarımızı değiştirebilecek bir cesarete sahip olmamız gerekiyor.

Yine basit örneklerle düşünürsek, çocuklarımızı severken kızlar için “güzel kızım”, erkekler için “aslan oğlum” gibi nitelemeleri kullanmamak, kadınları kılık kıyafetleri, hem başörtüleri hem mini etekleri, bedenlerini kullanma biçimleri, cinsel yaşamları yüzünden eleştirmemek, cinsiyetçi küfürler kullanmamak, çevremizdeki kadınlardan “hanım hanımcık” olmalarını beklememek bizim elimizde.

Benzer bir şekilde bu meselelere biraz kafa yoran erkeklerin ev işlerini ve çocuk bakımını paylaşımında annelerine ve eşlerine oranla ne kadar pay aldıklarını, çevrelerindeki kadınların kendi kararlarını vermelerinde ne kadar müdahil olduklarını nesnel olarak tekrar sormak gerekiyor.

Kısacası cinsiyetçiliğin örgütlendiği tüm alanlarda hem bireysel hem kurumsal hem de örgütlü olarak mücadelenin yürümesi gerekiyor. Bu mücadelenin ne tek bir doğru yolu var ne de tek bir alana indirgenmesi mümkün.