Zorlu geçen bir seneyi geride bırakırken yeni yıla dair birçoğumuzun umutları, niyetleri ve gerçekleştirmek istedikleri var. Peki hayatımızda bir şeyler yaratmak için kulağımıza küpe edinmemiz gereken hususlar neler? Size önerim, şimdiye kadar bildiklerinizi bir kenara koyun ve sadece işin özüne odaklanın. İşte kendi gerçekliğimizi nasıl yaratıyoruz sorusunun cevabı!

Düşüncenin yaratım gücüne bilimsel yaklaşım

Konuya bilimsel bulgularla yaklaşayım. Eskiden mistisizm gözüyle bakılan pek çok şey üzerindeki sır perdesi kuantum fiziği, nörobilim, nöroendokrinoloji, psikonöroimmünoloji ve epigenetik gibi bilim dallarındaki son bulgular sayesinde aralanmaya başladı.

Tüm bu bilim dallarının ortak konularından biri de düşüncenin yaratım gücü. Kâğıt üzerinde çok iddialı dursa da bilimsel açıdan şu kanıtlanmış durumda; düşünce anında maddeye dönüşür. Her şeyden önce nörokimyasal olarak. Yani beyin, bir düşünce meydana geldiğinde hemen onunla uyumlu bir nörokimyasal üreterek vücuda gönderir ve bedenin düşünceye uygun şekilde hissetmesini sağlar.

Aslına bakılırsa düşüncenin maddeleşmesi ifadesi hem tamamen doğru hem de değil. Mesela ne yaparsak yapalım ne kadar denersek deneyelim bazı düşünceler asla gerçek olmaz. Düşünerek boyumu uzatamam ya da toprağı altın tozu haline getiremem.

O zaman yaratıma dair neler ihtimaller dahilinde ve bizim yapabileceklerimiz arasında ona bakalım.  

Neden-sonuç ilişkisinin önemi

Bunun için öncelikle bir şeyler nasıl bir neden-sonuç ilişkisi neticesinde meydana geliyor sorusunu sormakta fayda var. Yani belirli bir sonuç elde etmek istiyorsak, bu sonucun tetikleyicisi nedir?

Biz aksi yönde hareket etsek de evrende doğrusal bir neden-sonuç ilişkisi yok aslında. Alan perspektifinden bakınca uygun düşen durumlar var. Misal, uygun hava ve toprak şartları sağlandığında birçok bitki doğada kendi kendine var olabilir. Ancak o bitkilerin yoktan var olmalarını tek bir sebebe bağlayamayız.

Benzer bir durum bizim hayatımızda yaratmak istediğimiz şeyler için de geçerli. Hayatımızda şu ana kadar meydana gelmiş ya da yarattığımız şeylere baktığımızda nasıl bir sebep sonuç ilişkisi kuruyoruz?

Öncelikle şunu söyleyeyim, insan zihni doğrusal çalışıyor. Ve tabii ki resmin bütününü göremiyoruz. Bu sebeplerle çok kısıtlı bir görüş açısına sahibiz aslında. Şöyle örnekleyeyim; bir birey trafik kazasında hayatını yitirdiğinde, hayatını yitirmesiyle kaza arasında, sanki denklemde sadece tek bir bağlantı varmış gibi yegâne bir neden-sonuç ilişkisi kuruveriyoruz hemen.

Ancak alan perspektifinden bakıldığında meydana gelen şeylerin tek bir sebebi yoktur. Bizim görüş, zaman ve algı açımızın dışında kalan çok fazla unsur vardır denklemde. Mesela, kaza örneğinden devam edersek; hayatını yitiren kişi belki patronu canını sıkmasın diye o gün mesaiye kalmıştır, belki telefonda eşine neden geç kaldığına dair izahat verdiğinden dikkati dağılmıştır, belki o gün hep kullandığı yolda kazı çalışması vardır ve belki de hepsi ve daha fazlası…

Çekim yasası

Evrende meydana gelen her şeyin genelde birden çok sebebi olur ve bunlar bağlantılı oldukları kişilerin enerji alanına “uygun düşerler”. Yani varlık halimiz, enerji alanımız, titreşimimiz, bunlarla eşleşen olayları, durumları ve insanları hayatımıza çeker. Dolayısıyla meydana gelen şeylerin açıklaması bütün bir bağlama, bütün bir alana dayanır.

Yani başımıza olumsuz bir şey geldiğinde, bunu sağlayan düzinelerce varyant ve bunların hepsini alanımıza çekmemize sebep olan negatif enerji alanımızdır. Tabii bunun tam tersi de geçerli.

Alana dair araştırmalar bilim dünyasında da ilginç bulgulara ulaşıyor. Science dergisinde yayınlanan bir araştırma, çiçekler ile arılar arasındaki elektromanyetik ilişkiyi ortaya koymuş mesela. Araştırmacılar, arıların çiçeklerin etrafındaki elektromanyetik alanı tespit edebildiklerini ve bu sayede hangi çiçeğin daha çok polene sahip olduğunu belirlemek için bu bilgiyi kullandıklarını keşfetmişler. Yani aslında çiçeklerin elektromanyetik alanı arıları çekip çekememe ihtimalinin açıklaması.

Alan konusunun bilim dünyasında çok yeni olmadığının altını da çizeyim. Aslında ilk araştırmalar 1950’li yıllarda Yale Tıp Fakültesi’nden Harold S. Burr’ün hayvanların ve bitkilerin etrafındaki enerji alanını ve maddenin bu alanda nasıl organize edildiğini incelemesine dayanıyor. Burr’e göre elektromanyetik alan maddeyi yaratmaktan ve düzenlemekten sorumlu.

Enerji alanının maddeyi nasıl etkilediğine dair kolay anlaşılır bir örnek vereyim: Suyu dondurduğumuzda, yani enerji alanını değiştirdiğimizde, biçim değiştirerek buza dönüşür, eğer yine enerji alanını değiştirip ısıtırsak da bu kez de gaza dönüşür. Yani enerji, birçoğunu fark etmediğimiz çok farklı şekillerde maddenin aldığı biçimi, yani yaratımını etkiler.

Yaratımda tek gün “bugün”

Enerji alanımızı nasıl dönüştürebileceğimiz ise sadece “bugün yaptıklarımıza” bağlı. Aslında geleceğe dair tüm olasılıklar bugünde mevcut. Kendinizi bir tohum poşeti gibi düşünün. Bir tane tohum alıp attınız. O tohumla ilgili gelecekte meydana gelebilecek tüm alternatifler o tohumun tüm hücrelerinde bugünden var. Tutma ihtimali de tutmama ihtimali de… Meyve verme ihtimali de vermeme ihtimali de… Hangi ihtimalin yeşereceğini belirleyen ise bizim enerji alanımız.

Eğer negatif bir enerji alanı yaratıyorsak, o tohumdaki olumsuz alternatifler meydana gelir. Eğer pozitif bir enerji alanındaysak o zaman da olumlu alternatifler vuku bulur. Bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, başarılı olup olmayacağı sizin bugünkü tutumunuzdan, varlık halinizden, yani enerji alanınızdan belli oluyor. 

Bu aynı zamanda şu demek; önümüzdeki haftaların nasıl olacağını bugünden bilebilirsiniz. Kâğıt kalem alıp yazın:

Bugününüzü nasıl geçirdiniz, hangi enerji dalgalarını yolladınız, zihninizden ne kadar pozitif ne kadar negatif düşünce geçti? Olumluya mı daha çok odaklandınız, olumsuza mı? Aldığınız tüm notların önümüzdeki günlerinizi şekillendireceğini bilseydiniz gününüzü nasıl geçirirdiniz peki?

Bugünkü gerçekliğiniz, yani içinde bulunduğunuz durum, bilincinizin içeriğinin bir yansıması. Enerji alanınızı oluşturan nasıl bir bilinç seviyesindeydiniz? Ne taşıdınız aklınızın içinde? Ne düşündünüz, nasıl duygular oluşturdunuz?

Bir şeylerin meydana gelmesini titreşimimizle sağlarız.

Evren, insanlığın ortaya çıkardığı enerji titreşimi ile kendi büyük ve gizemli tasarımına uygun olarak mükemmel bir ahenk ve uyum içinde yaratır.

Reality Creation and Manifestation, F. Dodson, 2016

Yaratımlarımızı yönlendirmemizin yolu şimdi, şu anda meydana gelen olaylara verdiğimiz reaksiyonu değiştirmekten geçer. Maalesef bizler, olumsuz bir olay medyana geldiğinde bunu geçmiş enerji alanımızdan kaynaklı olarak kendimizin yarattığını düşünmeyiz.

Bugünün önemini bir de Pierre Franckh’ın değindiği kuantum dalgalarıyla açıklayayım. Kuantum fiziğine göre, düşüncelerimiz zaman içinde yayılabilme imkanına sahip. Bazıları bugünden geleceğe giderken (teklif dalgaları) bazıları da gelecekten geçmişe dönüyor (eko dalgası). Dolayısıyla bir şeyin gerçekleşme ihtimali geçmişten gelen bir teklif dalgası ile gelecekten gelen bir eko dalgasının eşleşmesiyle ortaya çıkıyor.

Böylece geçmiş ve gelecek haberleştiğinde ve eşleşen sinyaller karşılaştığında, gerçekleşmesi “muhtemel olan” bir olay meydana ge­liyor; yani “şimdiki zaman”. (Rezonans Kanunu, P. Franckh, 2009)

Dolayısıyla bugünden gönderdiğimiz teklif dalgalarının neden ayrı bir önem kazandığını görebiliyor musunuz?

Bahane değil, neden üretin

Peki bu bilgiye sahip olarak geleceğe yönelik nasıl bir adım atabiliriz?

Bunun için konuyu hemen şu önemli noktaya getireyim. Eğer bir şeylerin meydana gelmesi için denklemde birçok neden varsa, o zaman hayatımızda yaratmak istediğimiz şeylere dair daha çok “neden” üreterek onun gerçekleşme olasılığını da yükseltebiliriz.

Yani hayatımızda bir şeylerin olmasını istediğimizde düşünmemiz gereken en önemli şey her türlü “neden”dir: Neden bunu istiyoruz? Neden bunun geçekleşmesi bizim için önemli? Neden gerçekleşmesi gerektiğine inanıyoruz? Neden bunun olmasını hak ediyoruz? Neden bu olmazsa olmaz?

Bir şeylerin meydana gelmesini sağlayan o zincirleme reaksiyon için ne kadar çok neden üretir, yani ne kadar çok halka atarsanız, o zinciri o kadar kolay oluşturabilirsiniz.

Bu aynı zamanda duygusal angajman da sağlıyor. Duygusal angajman en önemli kilit noktalardan biri. Ve belki de birçok insanın hayatında bir şeyler yaratamamasının sebebi. Olmasını istediğimiz bir şeye karşı ne kadar yoğun duygu beslersek, onun meydana gelme olasılığını da yükseltiyoruz, çünkü devreye giren biyolojimiz motive olmak için gerekli dopamin salgısını gerçekleştiriyor.

İsteklerinize âşık olun, çünkü ancak o zaman onları gerçekleştirebilecek enerjiye sahip olabilirsiniz.

Pierre Franckh

Eğer olmasını istediğiniz bir şeye karşı kuvvetli duygular beslemiyorsanız, o zaman sadece kendinizi kandırıyorsunuz demektir.

İlginizi çekebilir: Deepak Chopra: Başarının 7 Spiritüel Yasası