Severek okuduğum ve takip ettiğim iki yazar var; Elizabeth Gilbert ve Glennon Doyle. Her ikisi de güçlü, ne istediğini bilen, son derece çekici, kuvvetli duygulara sahip, yeni dünyanın sözcüleri olduklarını düşündüğüm, yüksek sesli kadınlar. Her ikisi de karşı cinsle büyük aşklar yaşadılar ve sonra cinsel tercihlerini değiştirerek lezbiyen olmaya karar verdiler.

Bu iki güçlü kadının cinsel tercihlerini yakın zaman önce değiştirmiş olmaları beni bir süredir düşündürüyor.

Erkekler ve kadınlar arasındaki rol farklılıklarının neredeyse tamamen ortadan kalkmaya başladığı bir dönemde yaşıyoruz. Duygu yüklü kadınların, yüklü maddi gelirlerinin de olduğu bir çağda. Kadınlar, artık korunmak, beslenmek ve barınmak adına erkeklere muhtaç değiller. Her ne kadar böyle masallarla büyüdülerse de, bir gün hiç yoktan hayatına girip ayaklarını yerden kesecek ve tüm sorunlarını çözecek bir prensin olmadığını çoktan anladı kadınlar.

Erkek ve kadınlar arasındaki ilişki çağımızda artık sadece “sevgi” paydasında buluşuyor. Sevgi yoksa da aradaki bağ kolaylıkla kopuyor.

Kadınlar güçleniyor. Dünya çapında yöneticilik pozisyonundaki kadınların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yapabileceklerini gördükçe kendine güveni de artan bu kadınlar, sadece ekonomik yönden kuvvetlenmekle kalmıyor aynı zamanda yeni dünyaya adım atarken hayat üzerine düşünüyor, manevi anlamda da zenginleşmeyi önemsiyorlar.

Arianna Huffington, Oprah Winfrey gibi öncüler, kişisel gelişim ve holistik düşüncenin sözcüleri arasındalar.

Dünya değişiyor ve bu değişim rüzgarından erkekler de nasiplerini alıyor.

Erkeklerin de işi kolay değil. Duygularıyla bağı neredeyse doğar doğmaz kesilmeye zorlanmış olan erkekler, kadınlar karşısında gün geçtikçe kendilerini daha da yetersiz hissediyorlar. Çünkü kadınlar kendi sınırsızlıklarını keşfederken, duygularıyla bağ kuramayan, kendilerini üzen ve inciten, kaba erkeklere gereksinim duymamaya başlıyorlar.

Bu çağ, toplum tarafından duygusal derinliklerini keşfetmelerine asla izin verilmemiş olan erkekleri de duygularıyla yüzleşmeye ve travmatik bilinçaltlarını boşaltmaya zorluyor. Onları öfke, utanç, kibir, hırs gibi yıkıcı duygularının farkına varmak ve bu duyguları iyileştirmek yönünde değişime mecbur bırakıyor.

Tipik erkek prototipi değişmeye yüz tuttu: Birlikte olduğu gecenin sabahında hiçbir şey söylemeden sessizce ortadan kaybolan, duygusal anlamda ulaşılamayan ıssız adamlar, ev ve çocuk sorumluluklarını eşleriyle paylaşmayan ve kaba tavırlar sergileyen erkekler, kendilerini değiştirmedikleri sürece vazgeçilmez olmadıklarını anlamak zorunda kalacaklar böyle giderse… 

Yeni dünya erkekleri 

Geçen yaz Karadağ’da bir yoga kursuna katıldım. Orada, duygusal anlamda derinlik sahibi, mutfakta bulaşık yıkama, yerleri silme, sebze kesme gibi görevlerde yer almaktan çekinmeyen, kadınları el üstünde tutan, duyarlı, nazik, duygulardan konuşmaktan, dert dinlemekten ve topluluk içinde ağlamaktan hiç korkmayan bir grup yeni dünya erkeğiyle tanıştım.

Hiçbiri eşcinsel değildi. Sadece kendilerini iyileştirmek, onlara öğretilenlerden kurtulup, kendi özlerine dönmek adına savunma duvarlarını indirip, kalplerini açmaya cesaret etmişlerdi, o kadar. “Erkek adam yoga yapmaz, tayt mı giyeceğiz, o işleri kadınlar yapsın.” demiyorlardı.

Bilinçaltlarına kazınmış olan “Erkek adam korkmaz’” öğretisini erkek gibi korkmaya, “Kız gibi ağlama” öğretisini ağlamanın erkeklerin de hakkı oluşuna, “Karı gibi gülme” sözünü ise doya doya gülmeye çevirmeye yeltenmişlerdi. Ben, yeni dünyanın erkek örneklerinin onlar olduğuna ve bir gün erkekliğinin kitabının yeniden yazılacağına inanıyorum. 

İlginizi çekebilir!