Türkiye’de dans ve koreografinin önde gelen isimlerinden Binnaz Dorkip ile temmuz ayının sonunda Ömer Akgüllü beraberliğinde gerçekleştirdiği “Fiziksel Eylem ve Bedende Ritm” atölyesinin ardından, Live to Bloom okuyucuları için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sayısız ödüllü dans kariyeri ve hareketle dolu yaşam tarzıyla ilham veren, hocaların hocası Binnaz Dorkip’le, başarısının ardındaki motivasyona, sanat eğitiminin güncel sorunlarına, hareketin insan yaşamı üzerindeki etkilerine ve yogaya dair konuştuk.

Binnaz Dorkip, yaşamın birinci şartı olarak “beden çalışması ve hareket” diyor. Sanatçılar ve sanatçı adayları için yaşamın sanattan ayrılamayacağını, bunun için de ruh ve beden farkındalığının ön koşul olduğunu söylüyor. Kendini fark eden ve çok iyi tanıyan bir bireyin ancak ondan sonra yaratım sürecine geçebileceğini belirtiyor.

Sanat ve yaşamın iç içeliğine, zihin-ruh ve beden üçgeninin hayattan sahneye nasıl taşındığına dair sohbetimizi keyifle okumanız dileğiyle.

Dansa başladığınız zaman sizi motive eden güç neydi? Ve şimdi hala aynı şey mi motive ediyor?

Zaten çocukken evde hep klasik müzik dinlenirdi. Ben de dans etmeyi severdim, resim yapardım, piyano çalardım… Sonra Yugoslavya’dan bir yeğenim gelmişti Türkiye’ye. Balerindi. Elbiseleri çok güzeldi, beyaz tüller içindeydi. Onu gördüm. Çok da güzel bir kızdı. Dedim “Ben de balerin olacağım”.

Arka bahçede, Güneş Sokak’ta sanatçılar oturuyordu. Kerim Afşar’lar filan. Orada Shirley vardı, operada bale hocasıydı. 5-6 yaşlarındaydım. “Bu balerin olsun çok yetenekli.” dedi benim için. Ben henüz bale dersi almamıştım o zamanlar. Ama ders almasına gerek yok dediler.

7 yaşında girdim sınava. Baktım herkes mayolar giymiş. O zamanlar Miss Fermen Bale Okulu vardı. Oraya gidiyorlardı üzerlerinde mayolarıyla. Ben donla girdim, çok da ufağım (kahkahalar…) 7 yaşındayım. Anneme dedim ben utanıyorum donla giriyorum sınava. Neyse girdim sınava… İmprovize (doğaçlama) yaptırdılar, bir sürü şeye baktılar. İmprovize’yi çok beğendiler. Hadi bir daha yap dediler o zaman. Bir daha yaptım. Tekrar yaptırdılar. 3 kere yaptırdılar. Ve ben çıktım sınavdan. Anneme dedim ki “Anne ya, herkesin mayosu var ama siz beni donla getirdiniz sınava. Herhalde benimkisi olmayacak.” Ama çok sevdiler oradaki İngilizler.

Meğer birincilikle kazanmışım sınavı.

Neyse sonra girdim yatılı okula. O zamanlar okul çok uzak. 8.30’da başlıyor sabah dersler. Akşama kadar ritm dersleri var, solfej var, piyano dersi var. Öğleden sonra da kültür dersleri oluyor. Zorlu bir süreçti. İlk önce annem beni bırakınca çok kötü oldum. O zamanlar cep telefonunu hayal ederdim. Keşke öyle bir şey olsa da evimi görsem diye… Neyse işte böyle gayet yüksek puanlarla ilerledim. Lise birinci sınıfa kadar haftalık dans derslerinde puanlamalarda 10 üzerinden hep 9 filan alırdım. Zaten sınıf geçme notu 7’ydi. Mari’nin notu kıt olduğu halde hep böyle çok iyi gidiyordu.

Fakat sonra bir gün, bir misafir geldi bale dersini seyretmeye. Molly’lerin tanıdığıymış, yüksek dereceli bir bürokrat. Ben de artık şaklabanlığa dökmüş durumdayım, her şeyi yapıyorum. Dönüyorum bacaklar kalkıyor… Böyle numaralar çekerken adam “Bayıldım ben size.” dedi. Havaya girdim ben de… Ama Molly çok sinirlendi. “Darling size tütü lazım. Siz manyaklaştınız!” dedi.

Çok mütevazi bir kadındı ve modernciydi kafa olarak. Balenin jimnastik olmadığını, ruhla yapıldığını söylüyordu hep. Bacak kaldırmanın bir şey ifade etmediğini, çok iyi dönmenin bir şey ifade etmediğini söylüyordu. Ruh olmadıkça bir şey ifade etmiyordu hiçbiri. Ruhla yapılan, hepsinin birleşimiydi. Bedenin ruhla birleşimi. Yani bugün bizim konuştuğumuz şeyleri o, o zamanlar söylerdi. O zaman ilk modernciler arasında yeri çok büyüktü Molly’nin. Ama biz tabi çocuk olduğumuz için anlayamıyorduk onun ne demek istediğini. O mesela bacağını kaldırdığında, “kaldırma” bile derdi. Derken, ben teknik olarak kadınla biraz zıt düştüm.

Sonra bir gün bir kenara çekti beni: “Siz bana benziyorsunuz darling. Dikkat etmek lazım. Kıskançlıklar olacak, siz hiçbir zaman kimseyi kıskanmıyorsunuz. Ama hayat böyle kolay olmayacak. Senin o konuda da yetişmen lazım…” dedi.

O dönem ben bir de çok iyi resim yapıyorum. Cemal Bingöl diye ressam bir hocam var. O istiyor ki ben resim okuyayım. Baktım ben bu işten sıkıldım. Hatta kavrayamadım. Resim okumaya karar verdim. Bitirdim okulu. Zaten 2 kişi mezun olduk. Az mezun oluyordu o zamanlar. Tek konservatuvar var zaten. İstanbul’da bile yoktu. İstanbul’da belediye konservatuvarı vardı o dönemlerde. Özel okul gibiydi İstanbul’daki. Bizimki gibi değildi. Oradan da senede 2-3 kişi mezun olurdu. Zaten opera da çok kalabalık değildi. Kurulduğundan beri 2 kişi 3 kişi mezun oluyor ve zaten hemen alıyorlar mezun olur olmaz. Hemen operaya kadroya giriyordunuz stajyer olarak. Ben girmedim. O sene akademinin sınavlarına girmeye karar verdim. O zamanlar ÖSYM falan yoktu. Sırf yetenekle giriliyordu.

Annem hadi kızım gir operaya diyor. Ben “Yok anne ben balerin olmayacağım.” dedim. O arada da Molly geliyor yurt dışından konservatuvara… Klasik tarafı değil de modern tarafı, çağdaş dansı beğeniyorum o zamanlar. Ve dünyada da yeni yeni yayılmaya başladığı bir dönem modern dansın… 70’lerden önce daha marjinal geliyordu insanlara. Daha normalleşmemişti modern dans. Tabi ki çok daha eskidir başlangıcı ama hayata geçmemişti henüz. Yeni yeni başlamıştı modern dansçı koreograflar filan.

Neyse ben girmedim operaya. Operadan geliyorlar, “Gelsin operaya.” diyorlar ama gitmiyorum. Sezon başladı gitmiyorum. Artık birkaç seferden sonra annem de “Kızım artık git.” dedi. Kardeşleri de akademide okuyor. “Sen de bir yerinden başla işin. Sonra istediğin yere girersin.” dedi.

İyi peki madem hadi başlayayım dedim ve başladım. Ama diyorum ki “Ya bunlar herhalde kafadan sakat.” Bir türlü adapte olamadım. Sadece bedensel olarak bir şeyler yapan bir sürü insan. Bana da diyorlar ki “Operaya çok yetenekli bir kız gelmiş ama çok aptal. Çünkü baleyi sevmiyor.” Yetenekli diyorlar ama baleyi sevmediğim için de aptal oluyorum.

Gelip gelip soruyorlar: “Hakikaten mi sevmiyorsun baleyi?” “Sevmiyorum” diyorum ben de. “Ay yazık! Bu kadar yetenekli bir çocuk nasıl yani? Nasıl sevmez baleyi?” diyorlar. Yani ben onlara sevmiyorum derken o aptalca yapılan şeyi sevmiyorum aslında.

Ama iyi görmüşüm. Keşke sonradan ressam olsaymışım. Yeğenim Aliye’yi de öyle yönlendirdim zaten. Çünkü resmi bireysel yaptığın için çok canın yanmıyor. Anlatabiliyor muyum? 

Yani dünyada toplu yapılan şeylerde insan uyumu önemli. Bizim gibi  orkestra olsun, tiyatro olsun, sanatın bu dallarında olanların biraz komünal olması gerekiyor. Bu grupları toplamak çok zor. Biliyorsun Woyzeck Masalı’nda çalıştık. Ne emek verdik! Birisi 5 günde kaldırdı oyunu. Olmuyor yani 1 kişinin kararıyla o kadar insanın emeği… O kadar seyircinin beğenisi varken… Bunları dikkate almayıp, biri bir şey diyor ve tamam, bitti.

Siz belki de o yaşlarda sezdiniz bunları?

Evet. Çünkü bir uyumsuzluk vardı. Ama sonra Royal Bale’ye burs verdiler bana. Bir gün kulisteyim yine süslü püslüyüm. Üzerimde tütüler… Hoşuma da gitmiyor hiç. Dedim ki: “Binnaz. Sen bu işi mecbur yapacaksın. Çünkü nasıl bir yazarın kalemi varsa veya hepimizin bir dili varsa, sana da bu dil en iyi şekilde öğretildi. Bunu en iyi şekilde kullanacaksın.”

Kuliste sanki Tanrı’yla konuşur gibi konuştum. “Seyirciyi önemseme. Kimseyi önemseme. Her şeyin en iyisini yap. Bunu ve bedenini bir kaleme dönüştür. İnsanlara bir şey anlatmak için kullan bunu.” dedim.

Ve o zaman çok ciddi bir karardı. Kuliste, tek başımayken aldığım… O günden sonra her şeyi anlamaya, en iyi şekilde yapmaya, yaratıcılık kısmına, en dibine kadar inmeye çalıştım. 17 yaşında mezun oldum. 20 yaşındayken koreografi yapmaya başlamıştım. Hem dans ediyordum hem de koreograflığa başlamıştım.

23-24 yaşlarında opera sahnesinde oynadı eserim. Ve sonrasında her şeyi takip ettim. Şiirler, kitaplar… Duygunun bedendeki yansıması… Bedenden çıkan bir dilin nasıl kullanıldığını, tek başınayken ve dans ederken nasıl hissettiğimizi fark etmek gerekiyor.

Çünkü operada şöyle bir şey vardı: Her günümüz adeta bir sınav… Her gün herkes oturuyor ve seni izliyor. Seyirci bunların en masumu. Düşün. Bir 10 kişilik heyet oluyor ve her gün sen insanüstü bir gayretle orada oluyorsun. Yani o gün miden bulanıyor olabilir, hasta olabilirsin. Öyle bir şansın yok. Çok insanlık dışı bir tarafı da var. Kendini aşman lazım. Ruhunla bedeninle çok barışık ve her zaman orada var olabilmen lazım. Yolda yürürken bile onu hissetmen lazım. Yani öyle hastalık mastalık tanımaz. Çok iyi tanıman lazım kendini bu işi yapabilmek için.

Benim çok erken yaşta evlenmem bile bununla alakalı. Çünkü dışarı çıkamıyorsun ki! Yani herkes içki içiyor, yemek yiyor. Onlara katılsan ertesi gün yapamıyorsun. Çok erken kalkman lazım. Dinç olman lazım. Dolayısıyla bu, bedeninle devamlı olarak ilişkide olmanı gerektiriyor.

O halde sanatçının yaşam biçimiyle, sahnede ortaya koyduğu yaratımı arasındaki ilişki büyük önem taşıyor değil mi?

Çok çok önemli. Birebir aynısıdır. Yani sen, yaptığın bir işi anlamamışsan, ruhsal olarak hissetmemişsen, o seyirci onu zaten anlar. Zaten, çocuklara da anlattığım gibi, biz kukla oynatmıyoruz diyorum. Onlar o zaman sanatçı olmuyorlar. Kukla oluyorlar. Bacağını sağa kaldır, sola kaldır, onu yap bunu yap. Hissetmedikleri sürece sen sadece polis gibi onu idare eden oluyorsun. Oraya getirmeleri gerekiyor insanların kendilerini ki sanat diye bir şey üretebilsinler.

Neden usta-çırak diyoruz?

Çünkü bu beraber üretilecek bir şey. Söylenileni aynen yapmakla hiç kimse başarılı olamaz. Sen bunu söyle, sen şunu söyle, sağ kapıdan gir sol kapıdan çık… İki tane döndün, oturdun, kalktın, oturdun diye bir şey olduğu zaman zaten o hazzı ne seyirciyle ne kendiyle paylaşamaz sanatçı dediğimiz kimse.

Ama bence daha sanatçı olmak için çok küçük yaştan yetişmek de önemli. Bir şeyleri çabuk kavrayabilmenin bir alt yapıya ve geleneksel kültüre bağlı olduğunu da görüyoruz. Alt yapısı ya da kültürü olmayanlar çok yeteneksiz insanlar mı? Değiller. Ama koordinasyon ve uyum süreçleri çok uzuyor kültürel altyapı olmadığı zaman. Çünkü kendiyle hiçbir zaman özdeşleştirmeden yaşıyor. Farkında değil. Herhangi bir meslek o onun için. Yapıyor gidiyor, yapıyor gidiyor ve o zaman zevk de almıyor.

Mesela sen yogacısın. Sen zevk almadan ondan para alıyorsan iyi yapabilir misin? Sen zevk aldığın şeyden 3 kuruş da kazansan o kadar kıymetli olur ki senin için. Ben onu derdim: “Allah allah! Bak önümde koca bir orkestra var. Ben dans ediyorum. Millet onu bunu dikiyor üzerime. Saygı görüyorum. Bir de üzerine para veriyorlar. Bu kadar güzel bir şey olabilir mi? Bunların kıymetini bil.” derdim.

Sanatçı hayata geniş bakabilmeli ki orada bir dünya yaratabilesin hiç olmayan bir şeyden. Ben bilmiyorum diyemezsin. Diğer sanat dallarını bilmesi lazım. Mimariyi, en önde gelen sanat dalını bilmeden yapabilir misin? İnsanın yaşam alanı. Orada insanın yaşayamayacağı alanlar üretiyorsa olmaz. Çünkü bilmediği bir şeyi üretmeye çalışıyor adam. Bambaşka bir yerde yaşamış, hiçbir şey izlememiş, geliyor burada koca koca bir şeyler yapıyor. Bir bakıyorsun birbirinden alakasız mekanlara geçiyorsun sahnede… Olmuyor yani. Yaşama geçmeden sanat olmaz.

İşte bu koşullar bana sağlandı. Bu kadar bana emek verildi. Ben de kimi gördüysem yapıştım. Bu nedir? Şu nedir? Dans nedir? Tiyatro nedir? Yoga nedir? Feldenkrais nedir? Alexander tekniği nedir?

Peki Türkiye’deki sanat eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Dans eğitimi özelinde bakarsak, dans eğitimi ve dans okulları ne durumda? Sizce yeterli mi?

Yeterli değil. Fakat, bu sene konservatuvar çocuklarını izlemeye gittim yıl sonu gösterilerine. Çok yetenekli çocuklar var. Türk insanı çok yetenekli. Folklörden gelen kültürel de bir dans mirası var.

Çocukları izleyince şoka girdim. Bizim zamanımızda da Özkan Arslan vardı Nureyev’le beraber dans eden mesela. Çok üstün dansçılarımız oldu. Var da hala. Çok yetenekliler. Ve onları görünce çok üzüldüm. Neden üzüldün dersen, bunların açılımını yapacak insanlarımız yok. Dünyaya sunacak, arkalarından gidecek. Yani ona üzüldüm. Orada kalacaklar belki de, bitirdikten sonra. Sonra ne olacak. Her sene bir Kuğu Gölü oynanacak. Her sene bir Kuğu Gölü. Bu repertuvar yeterli değil ki. Yeni yaratılar, yeni dönemler ve bütün dünyayı dolaşmaları gerekiyor. Hiçbir finansmanları yok bunun için.

Deniz Sancak için mesela burs bulamamıştınız Türkiye’den, değil mi? Amerika’dan bulundu.

Dalga bile geçtiler. Bu öğrenciler yalnızlar maalesef. Ama çok yetenekli insanlar. Türkler çok yetenekli fakat tembel yani kültürel olarak tembel. Oturdukları yerden bir şey yapmadan duruyorlar. Ellerinde artık bilgisayarlar var, internet var. Dünyaya açılımları eskiye göre çok fazla. Bilgiye ulaşmaları o kadar kolay ki. Eskisi gibi değil.

Kazara mesela Ömer (Akgüllü) orada ders vermiyor olsa kafalarını kim açacak? Yani biz zorla kafa açmaya çalışıyoruz. Orada yaptığımız şey, onlara dınk ettirmekti ve neyse ki oldu o dınk. Esas kısmı o, bizim yapmamız gereken.

Ben de diyorum ki, bize verilen şeyleri, genç insanlara, bizi tanımayan insanlara da ulaştıralım. Çünkü biz biraz underground kalıyoruz. Popüler kültür şu anda Türkiye’de çok yaygın. Hep de böyle oldu. Bütün basın popla uğraşıyor. E basın popla uğraşınca ne oluyor? İnsanların dağarcığı basınla kısıtlı kalıyor. Televizyon, biraz da dergiler diyelim. Bizim yaptığımız iş bunu içermiyor ki. Bu gençleri hep oralara sokmaya çalışıyorlar. Çocuklar da doğru bilgi alacakları yeri, çok kazarak bulabiliyorlar. Biz herkesin önüne çıkıp da “biz buyuz” dememeliyiz artık.

Yani bana bir Sezen Aksu’dan bahsedilmemeli. Hiç olmazsa bir ressamdan bahsetsinler. Tamam bir sanatçı güncel sanatı da takip etmek zorunda. Ama gerisi yok! Bir tiyatro mekanına gittik geçenlerde. Çok kötü işler. Ama içinde ünlü isimler var. Siz de yanınıza onlardan alın bir tane diyorlar bana. O isimlerden birisi olsun ki bilet alsın insanlar. Benim bildiğim lisanı konuşmuyor ki o isimler. Ben nasıl çalışacağım onunla?

Peki günümüzde beden farkındalığı konusunda ne durumda insanlar sizce?

Ben beden çalışmasının birinci yaşam şartı olduğunu söylüyorum. Mesela hayvanlara bakıyoruz. Onlar tanıyorlar bedenlerini. Bize unutturulmuş. İki kol iki bacak zannediyorlar bedenlerini. Yürümekten ibaret zannediyor hayatını.

O kadar çok işlevi var ki bütün bedenin. İnsanların çoğu bile değil, yüzde 99’u kopuk yaşıyor bedeninden. O zaman ne mideni hissediyorsun, ne iç organlarını.

Adam zannediyor ki sırf üstten gördüğü kadar bedeni. Onun için yapılıyor botokslar, onlar bunlar. Oysa ki insan kendi hisseder zaten ihtiyacını. İnsan vücudunu tanıdıkça anlıyor o anda su mu istiyor, neye ihtiyacı var?  Hiçbir barışıklık yok ki. Yani senin verdiğin yogayı da, ki çok önemli metodlardan bir tanesi, onu da o gün yaptı ya “tamam yaptım” diye algılayabiliyor. “Biraz esnedim.” diyor. Ya da “bacağım bu kadar açıldı” diyor.

Peki sizin yogayla olan ilişkiniz nasıl? Yoga yapıyor musunuz?

Tabii. En hareketsiz ve kendi kendime olduğum zaman her zaman kullandığım bir method. Zaten bütün dünya bu methodu kullanıyor. Mesela İzmit’teki atölyede Graham methodunu izledik. Methodun içinde yoga egzersizleri de vardı.

Pilatesin içinde de var, modern dansın içinde de var. Hepsinde var. Çünkü vücudun yapması gereken doğru hareketleri insanlar yıllar içerisinde belirlemişler. İşte o kadar!

Ama tabi bu ticari dünyada zamanlara bölmüşler bunu. 45 dakika şunu yapacaksın 15 dakika bunu yapacaksın. Halbuki onların içinden sadece 3 tanesini seçip 1 saat kullanabilirsin. Ama işte ağaca çıkmayan, topu ellememiş, sokakta oynamaya çıkmamış çocuklar var bugün. Bunlara çok uzaklar.

Ne kadar önemli o seksek, ağaca çıkmak, ip atlamak. Hiçbiri yok bugün. Ezbere bir hayat. Kendi bedeninden çok uzakta. İşte ne diyorlar? Gençleşmeniz için botoks yapmamız lazım, estetik uygulamamız lazım. Bedenin, kafan ve ruhun bir arada değilse bunlar ne işe yarar ki?

Burcu Babayiğit

1988 yılında doğan Burcu, Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2011 yılında, ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bölümün yüksek lisans programından mezun oldu. 2019 yılında doktora sürecindeyken, ODTÜ’deki görevinden istifa ederek Zeynep Aksoy ve David Cornwell ile Temel Yoga Uzmanlık Programını tamamladı ve yoga eğitmenliğine...

DAHA FAZLASINI OKU

BLOOM SHOP