Yakından bakıldığında, günümüzde neredeyse her kadının yemekle ve bedeniyle arasında çözemediği sorunlar olduğunu fark etmek çok da zor değil.

Diyet meseleleri uzun yıllardır gündemin baş köşesini bırakmıyor. Ne nasıl pişirilecek, ne yenecek, ne yenmeyecek, son dönem hangi yiyecekler popüler, bacaktan alınacak yağlar, göbekten verilecek yağlar…

Bu sorunlar erkeklerde de yer yer baş gösterse de, kadınlardaki kadar değil. Bu araştırmalarla ortaya çıkmış bir gerçek. Bedenini olduğu haliyle seven kadın tanıdığım yok denecek kadar az. Kadınların fiziksel görünüşleriyle hep alıp veremedikleri bir şeyler var. Araştırmalara göre, dünya çapında 70 milyon insan yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor. Ve yeme bozukluklarından (özellikle de anoreksiyadan) ölüm oranı çok yüksek.

Dünyaca ünlü bir yazar ve aynı zamanda da bir aktivist olan Michael Pollan, “Hangi hayvan, ne yiyeceğine karar vermek için profesyonel yardım alır ki?” diyor.

Bizse durmadan diyetisyenlerin kapısını aşındırıyor, ne yiyeceğimizi ve yemeyeceğimizi sürekli birbirimize soruyoruz. Belli yiyecekler moda oluyor, “iyi geliyormuş” diye canımız istemese bile onları yiyoruz. Sürekli yemek, egzersiz, diyet, spor, kilo verme, bir yerlerini yaptırma, bir yerlerini saklama derdinde olduğumuz, fiziksel güzelliğimizi ön plana alıp, zihinsel ve ruhsal güzelliğimizi ise ikinci planda tuttuğumuz bir dönemde yaşıyoruz.

Bedenlerimizin içinde hep bir eksik, hep bir mutsuzuz… Birçoğumuzun yemekle arasında aşk-nefret ilişkisi var. Hepimizin “yeme bozukluğu” kendine has.

Kimimiz sağlıklı beslenmeye takıntılı olduğu için gece gündüz yemek düşünüyor; kimimiz kilo vermeyi… Kimimiz sürekli diyet yapıp bir gram zayıflayamazken, kimimiz her lokmasının kaç kalori olduğunu hesaplama peşinde… Kimimiz ise gerginliğini bir karton dondurmaya yumularak atıyor, kimimiz yeme içmeden kesiliyor. Yemekle aramızda içler acısı bir ilişki var. İçimizdeki boşluğu doldurmak adına tüm hıncımızı yemekten çıkarıyoruz. Kendimize karşı şefkat beslemeyi unutuyoruz.

Öte yandan anoreksiya, bulimia ve tıka basa yeme tipi yeme bozukluklarının son derece yaygın olmasına rağmen neredeyse yok sayılan, hakkında çok az konuşulan konular olduğuna da dikkat çekmek istiyorum. Çocuklarında ya da yakınlarında yeme bozukluğu olan aileler bu konuyu utanç verici bir sır, bir suç gibi saklıyorlar. Geçmişte pençesine takıldığım bu sorunları yaşarken biz de öyle yaptık. “Zehirli Masallar” adlı kitabımda, iyileşme sürecimden kapsamlıca bahsettim.

Kusmak ya da kontrolsüzce yemek, dışarıdan sanki insanın kendi kontrolündeymiş gibi görünür. Ama aslında öyle değil. Her şeyden önce beslenme sorunu olan insanların bu hallerinin kendi ellerinde olmadığını anlamak gerek.

Şöyle düşünün; kilo vermek istediğinizde bile sıklıkla yemekle ilgili takıntılı düşünceler beyninizi sarıyor ve kolay kolay iradenize hâkim olamıyorsunuz.

Bulimia ve anoreksi bunun çok ileri safhası; kafanızda sürekli yemekle ve kilonuzla ilgili karanlık düşünceler dönüyor, çoğu zaman açsınız ve yemek konusu yüzünden gün içinde defalarca strese giriyor, paniğe kapılıyor ve korku duyuyorsunuz. Bu kontrol edilemeyen zihinsel süreçleri bir “seçim” olarak algılamak hata olur. Bu bir duygusal sorun.

Yeme bozuklukları, kontrolünüz dışında olması açısından uçak fobisi gibi de düşünülebilir. Gerçeklikten uzak, bozulmuş bir algı ve inanç içindesinizdir (“bu uçak düşecek ve ben öleceğim”) ve bu düşüncenin tutsağıyken yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.

Ne kadar saçma olduğunu akli olarak bilebilir, bütün yüreğinizle bundan kurtulmak isteyebilirsiniz ama içinde bulunduğunuz durum buna müsaade etmez.

Yeme bozukluğunuz ve zihninizde yarattığı korkunç gürültü bir gölge gibi her an yanınızda yürür ve yaşamınıza hükmeder. Kasırga kuvvetindeki bir atağı önleyebileceğine inanmak ise bir yanılsamadır. İnsanın kendine verdiği tüm sözler o kasırga sırasında talan olur. Ardından bitmek bilmeyen bir pişmanlık ve suçluluk sarmalı başlar.

Kısacası yeme bozukluğu utanılacak bir konu ya da buna yakalanmış olan kişinin “suç”u değildir. Bu iyileştirilmesi gereken bir hastalık. Ve bu hastalığın en baş sorumlusu; sürekli ayak uydurmaya ve içine oturmaya çalıştığımız, bizi doğal olandan fazlasıyla uzakta yaşamaya zorlayan algı operasyonları ve elimize tutuşturulan kabul görme haritaları olabilir ancak.

İleri seviye yeme bozukluğu olan insanlarda ortak rastlanan bir özellik de bünyelerinin son derece hassas olması. Bu hastalık bana sorarsanız ruhun varlığını aklen olmasa da pratikte reddeden ve salt akıl üzere kurulu Batı kültüründe yetişen insanların – özellikle de kadınların – ruhlarıyla bağ kurabilme özleminin sağlıksız bir dışavurumu.

Dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Colleen Saidman’ın dediği gibi, “En başarılı iyileştirme programları, kişinin tinsel boyutunu ortaya çıkarmasına yardımcı olanlardır”.

Yeme bozukluklarını da iyileştirebilecek en etkin tedavi tinsel yönden kendini keşfetmek. Sadece yeme bozukluğu olarak düşünmeyin; depresyon, panik atak, birdenbire ortaya çıkan fobiler ve çağımızda meydana gelen türlü duygusal anomalilerin tedavisi tinsellikte gizli. 

Ayrıca pek çok psikolojik sorunun iyileşme yolunun tek yönlü ilaç tedavisinde değil; bütünsel tedavilerde olduğunu düşünüyorum. Beden, zihin ve nefsi bir arada iyileştirecek ve ruhumuza bağlanmamızı sağlayacak bir sistemde. Kalıcı çözüm saklanmakta değil, dışarı çıkmakta, konuşmakta, paylaşmakta, yalnız olmadığını bilmekte ve yardım aramakta.

Size sağlık dolu ve bedeninizle barışık bir ömür diliyorum…

** Bu yazıyı “Zehirli Masallar” adlı kitabımdaki ‘Yeme Bozuklukları’ bölümünden alıntıları düzenleyerek hazırladım.