Günlük hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkan ayrımcılığın bireysel ve toplumsal boyutları var. Bu yüzden, önüne geçilebilmesi için bireysel ve toplumsal boyutta önlemler almak gerekiyor.

Ayrımcılık nasıl gelişir?

İlkokul öğretmeni Jane Elliott, 1968’de tam da Martin Luther King’in öldürülmesinin ertesi günü okulunda bir deney yapmaya girişir. Sınıfı mavi gözlüler ve kahverengi gözlüler olarak ayırır ve ilk olarak kahverengi gözlü çocukların ne kadar akıllı ve yetenekli olduğunu, mavi gözlü çocuklarınsa aptal ve beceriksiz olduklarını söylemeye başlar. Kahverengi gözlü çocuklara fazladan ödüller dağıtır, mavi gözlü çocukları ise görmezden gelir, hatta ufak cezalar verir.

Böyle devam eden bir hafta boyunca, üstün olduğunu düşünen kahverengi gözlü çocukların başarısı diğerlerine fark atar ama bir noktada bu çocuklar kendilerinden aşağıda gördükleri mavi gözlü sınıf arkadaşlarına kötü davranmaya başlarlar.

İkinci hafta ise Elliott düzeni birden değiştirir. Daha önce yalan söylediğini aslında mavi gözlülerin daha akıllı ve yetenekli olduğunu anlatmaya, onlara özel ayrıcalıklar tanımaya başlar.

Öğrencilerin sınav başarıları tersine döner ve iki grup arasındaki dengeler tepetaklak olur. Bundan önce göz rengi hakkında bir kere düşünmeden arkadaş olan çocuklar iki hafta içinde iki farklı düzeni kabul etmiş ve içinde yaşamaya başlamıştır.

Sonunda tabi ki öğretmenleri durumu anlatır ve temelsiz önyargıların hayatımızı ne kadar etkilediği üzerinde uzun uzun konuşurlar.

Ayrıcalıklar için ayrımcılık

En ünlü sosyal psikoloji deneylerinden birinin, bir sosyal psikolog tarafından değil bir ilkokul öğretmeni tarafından yapılmış olmasının ironisini bir kenara bıraktığımızda, bu deney bize ayrımcılığın kökeninin ne kadar da ihtiyari olduğunu gösteriyor.

Belki de bu yüzden #erkekleryerinibilsin gibi kampanyalar ezberlerimize ayna tutuyor ve birçok insanı rahatsız ediyor. Kadınlar hakkında söylemesine alışık olduğumuz sözlerinErkek dediğin kırar dizini evinde otururveya Erkek kuyruğunu sallıyorsa kadın ne yapsın?” gibi erkekler için söylendiğini duyduğumuzda içinde büyüdüğümüz inançları sorgular hale geliyoruz. Tersinin olduğu bir dünyanın da mümkün olduğunu görüyoruz.

Bu ezber bozan örneğin göz önüne serdiği gibi, ayrımcılığın kökeni ne kadar ihtiyari olursa olsun sonucu tarihsel mağduriyetlere neden olabiliyor. Düzenin rastlantısallığını kabul etmenin birçok ayrıcalıktan vazgeçmek anlamına geldiği yerlerde ise taraflar arasındaki eşitsizliği meşrulaştırmanın yolları aranıyor. Bu da zamanla ayrımcılık ve ırkçılığın kurumsallaşması, sistematik hale gelmesine neden oluyor.

Örneğin, 2005 yılında yapılan bir araştırma polis kuvvetleri gibi hiyerarşik yapılı kurumların ayrımcılığı ödüllendirecek şekilde yapılaştırıldığını, ayrımcılığın bir anlamda kurum geleneği olduğunu ve böylece bu kurumlara katılan insanların giderek bu değerleri benimsediğini gösteriyor.

Tam da bu yüzden, ırkçılık ve ayrımcılık olgularını sadece bireyden kaynaklandığını düşünmek, bu bireyler ya da onların bu konudaki düşünceleri bir şekilde ortadan kaldırılırsa sorunun çözüleceğini inanmak çok da doğru değil. Aksine, bu düşünce biçiminin tekrar-tekrar üretilmesini sağlayan ve teşvik eden kurumların geleneklerinin değişmesi gerekiyor.

İlginizi çekebilir: Sosyal İzolasyon Günlerinde “Bizi Uzaktan Sevmek”

George Floyd: Ayrımcılık kaçınılmaz değildir!

Bu yazıya vakit ayıran okurlara ırk, etnik köken, cinsel yönelim, cinsiyet ve din üzerinden yapılan ayrımların geçmişte kalmış bir şey olmadığını hatırlatmak için George Floyd’un ölümünü örnek göstermenin gereksiz olduğuna eminim.

Aslında, belki de bu talihsiz olayın dünyanın her köşesinde bu kadar tepki görmesinin nedeni bir çoğumuzun günlük deneyimlerinde yankı bulması oldu. Burada hatırlanması gereken şey, ırkçılığın ve ayrımcılığın kaynağını ne olarak gördüğümüzün, onlara verdiğimiz tepkiyi değiştirdiği. Eğer bu olguları insan doğasının kaçınılmaz bir parçası olarak görüyorsak, onlarla mücadele edebileceğimize olan inancımız ve arzumuz son derece azalır.

Ama bu olguları içinde yaşadığımız sistem ve kültürün (zor olsa da) değişebilir parçaları olarak görürsek, bu değişime katkıda bulunmanın elimizde olduğunu anlar ve onlarla baş etmenin yaratıcı yollarını buluruz. Hatırlamamız gereken en önemli şey, en umutsuz zamanlarda bile el ele verdiğimizde değişim yaratabilecek olduğumuz!

İlginizi çekebilir: Onur Ayı: Sevgi İnsan Hakkıdır