Doğa ana ile aramızda var olan bağ koptuğundan beri, doğada yaşanan değişiklikleri daha belirgin bir şekilde gözlemlemeye ve hissetmeye başladık. Normalden uzun süren ot yangınları, aşırı hava olayları, hayvan ve bitki türlerindeki azalma bu değişikliklerden sadece birkaçı. Bu çağın resmi olmayan adı, “Anthropocene Epoch”, (Antroposen Çağı).

Bu çağ, insan aktivitesi ile gezegenin ekosistemleri ve iklimi üzerinde belirgin etkilerin gözlemlendiği çok kısa bir zaman dilimini tanımlıyor. Peki bu kadar kısa süre içinde bu duruma nasıl geldik? Neredeyse tüm uygarlıklarda, tek tanrılı ve çok tanrılı dinlerde, kısacası insanlık tarihinde kutsal ya da şifa kaynağı kabul edilen havayı, suyu ve toprağı neden bu çağda evimizin çöp kutusu ya da vakit geçirmek istemediğimiz arka odası haline getirdik?

“Mother Earth” yani “Doğa Ana” tabiri nereden geliyor?

Sizlerle doğayla uyumlanmış toplumlardan birine ait olan bir yaratılış hikayesi paylaşacağım. Kuzey Amerika’daki yerlilerin bir bölümünün inandığı bir hikaye.

Gökyüzündeki ruhlardan bir kadın, bir ağaç kovuğundan aşağıya bakarken Dünya’ya düşmeye başlamış. Kadın Dünya’ya doğru düşerken sadece su ve karanlık görmüş. Dünyaya indikten sonra bazı hayvanlar (klanlarının sembolleri) ona sudan toprak çıkarması için yardım etmiş ve rivayete göre yerküre, bu kadının uzuvlarından oluşmuş.

Doğa Ana yani “Mother Earth” ismi iste bu orijinal hikayedeki kadından geliyormuş. (Mohawk dilinde: iethi’nistenha Ohontsia). Bu hikayenin anlatıcısı hikayeye şöyle devam etmişti; “Geceleri korkmadan nasıl tek başımıza avlanmaya gideriz biliyor musunuz? Çünkü nereye gidersek gidelim, nerede olursak olalım, annemizin (yer küre) bizimle birlikte olduğunu biliriz, ayağımız toprağa değdiği sürece kendimizi yalnız hissetmeyiz, evimizde ve annemizle olduğumuzu düşünürüz.”

Yerküre ve onunla birlikte her şey; ağaçlar, gökyüzü ve dağlar bu hikâye nedeniyle onlar için çok değerlidir. Bu düşüncenin aynı zamanda insanı yalnızlık duygusundan uzaklaştırdığına, bir nevi antidepresan görevi gördüğüne de inanıyorlar.

Hikayenin içindeki doğal semboller

Hikayenin devamı coğrafyaya göre değişiyor. Bir hikayeye göre kadının çocuklarından biri, annesi öldükten sonra ona yol göstermesi için gökyüzündeki büyükannesine sesleniyor. Büyükannesinin yüzü gökyüzünde beliriyor ve o günden sonra ona ışığıyla yol gösteriyor.

Bu büyükanne Dünya’nın uydusu Ay’dan başkası değil; yani Büyükanne Ay, Grandmother Moon. Dünyadaki tüm suları kontrol eden (örnek: gelgitler) dolayısıyla bitkileri, hayvanları, insanları etkileyen ve bize ışığıyla karanlıkta yol gösteren Ay!

Bu yüzden klanların başında birer büyükanne var (anaerkil toplum) ve kadınlar suyun koruyucusu ve taşıyıcısı (doğum) olarak biliniyor. Her ay, Büyükanne Ay’ı onurlandırmak için çeşitli seremoniler düzenleniyor ve Dünya’nın arınması için dua ediyorlar.

Bunun nedeni tüm suların, nehirlerin ve göllerin koruyucusu olan büyükanneler. Kadınlar bu seremonilerde Ay’a bir tasta su sunuyorlar ve seremoni boyunca ay ışığında duran suyun şifalı hale geldiğine inanıyorlar (aklınıza buna benzer bilindik şifalı su örnekleri geldi mi?). Onlara göre dünyadaki tüm sular, anne sütünden okyanuslara kadar aynı ve kutsal; çünkü anneleri dünyayı, (evlerini) suyla oluşturdu ve canlılar sudan geliyordu (doğum).

İlginizi çekebilir: Su Kaynaklarını Korumak İçin Yapabileceklerimiz

Hikayedeki temel mesaj

Bu hikâye bize farklı ve uzak gelebilir. Fakat önemli olan doğaya karşı oluşturulmuş olan bu bakış açısı. Kim bilir farklı coğrafyalarda, tıpkı bu hikayedeki gibi, doğayla olan bağımıza dair kaybolmaya yüz tutmuş kaç ritüel, inanç ve rutin var?

Örneğin, bu insanlara göre, dünya 7 jenerasyon sonrası düşünülerek korunmalı, kaynaklar buna göre tüketilmeli. Biz ise hesaplanan 1 yıllık kaynaklarımızı her yıl bir yıl önceki yıla oranla daha hızlı tüketiyoruz. 2020 yılı ağustos ayında bize ayrılan bir yıllık kaynaklarımızın tamamını tükettik ve bir sonraki seneden, yani gelecek nesilden çalmaya başladık.

Peki doğayla uyumlanmak, çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmek dünyayı nasıl bir yer yapardı?

Günümüzde bu koşuşturmacada bu kadar dikkatli olmaya, bizi etkilemediğini düşündüğümüz problemlerle uğraşmaya, doğayı hatırlamaya vaktimiz yok değil mi? Öyleyse bir de bunu dinleyin. Bu hikayedeki insanlar günü karşılamak ve önemli bir konuyu tartışmak için bir araya geldiklerinde dünyaya, suya, aya, hayvanlara, bitkilere, ağaçlara, rüzgâra, güneşe, yıldızlara, yaratıcılarına ve insanlığa tek tek teşekkür ediyorlar.

Bu şekilde hepsiyle ortak bir bilince geldiklerini düşünüyorlar ve kararları ancak ondan sonra alıyorlar. Bu bakış açısıyla doğayla ilgili aldığınız en ufak bir karar nasıl değişirdi? Belki bundan sonra alacağımız kararları değiştirebiliriz. O halde bu yazıyı o şükran metninin kapanış cümlesiyle bitirelim.

“Etho niyohtónha’k ne onkwa’nikón:ra”

“Şimdi bilinçlerimiz bir”

Ezgi Demircan Özelçağlayan kimdir?

ODTÜ Kimya bölümünden 2011 yılında mezun oldu. Organik Kimya dalında yüksek lisans ve bu süre zarfında araştırma görevliliği yaptı. 2018 yılında Kanada’da University of Waterloo, Çevre Mühendisliği bölümünde doktoraya başladı. Aynı zamanda University of Waterloo, Water Institue, Collabrative Water Programı’nı tamamladı. Disiplinlerarası olan bu programda suyun ekonomiden psikolojiye, toplum sağlığından mülteci politikalarına kadar her alanda etkili bir değer olduğunun farkına varması ile birlikte sonra su sorunları ile ilgili öğrendiklerini ve bu konuyla ilgili yapabileceklerini “ezgicandemircan” isimli Instagram sosyal medya hesabından paylaşmaya başladı.