Beyin… Gizemini hala koruyan biyolojik bir mucize.

Fazlaca işi aynı anda yapan, bunları birbirine karıştırmayan ve yıllarca değişik şekillerde yoğun olarak çalışan sihirli bir yapı.

Fizyolojik temeli olan pek çok hareketimizden sorumlu beynimiz; iç organlarımızın çalışmasından, kas-sinir sistemimizin işlemesinden ve bunların gözle görülebilir etkilerinden sorumlu. Bir de direkt olarak gözlemleyemediğimiz bilişsel süreçler var.

Örneğin, bir karar verdiğinizde sanıyor musunuz ki kararınızı o anda aldınız?

Aslında beynimiz o anki o karar için çok uzun zamandır arka planda çalışıyor. Beynin bu yoğun çalışma sistemi sadece aldığımız kararlarda işlemiyor elbet. Düşüncelerimizin hatta duygularımızın oluşma sürecinde de bu sistem geçerli.

Düşünce dediğimiz şey nedir? Ağırlığı, değişim hızı ve kalıcılığı nedir? Ya da tadı nasıldır düşüncenin? Peki ya duygular nedir? Öfkenin rengi veya hüznün, hasretin rengi nedir? Sevginin, üzüntünün, özlemin tadı nasıldır? Ne kadar parlaktır renkleri ya da ne kadar keskindir tatları?

Sinestezik bir birey değilseniz eğer bu sorular bile size çok saçma gelecektir (Sinestezi çok başka ve renkli bir konu, bir başka yazımda uzun uzun anlatacağım).

Duygu ve düşünceyi fiziksel temele oturtmak ne kadar zor değil mi? Merak etmeyin o işi beyin yapıyor bizim yerimize. Beyinde meydana gelen değişimler duygu ve düşüncelerin de değişmesine sebep oluyor.

Aklımıza gelen çok iyi bir fikir, bir anda belirmiyor aslında zihnimizde. Beyin, nöronlar ve kimyasallar, saatler belki de aylar öncesinden çalışıyorlar perde arkasında. Biz “o” ana hazır olduğumuzda beyin gerekli gördüğü kadar bilgiyi ya da istediği yoğunluktaki duyguyu bilinç düzeyine çıkarıp bizi dürtüyor sadece.

David Eagleman’ın Incognito kitabında belirttiği gibi; “Carl Jung’un ifadesiyle, “Her birimizin içinde, tanımadığımız biri daha vardır.” Pink Floyd’un ifadesiyle de “Kafamın içinde biri var, ama o ben değilim.”

Bilinç düzeyimize ne kadar hâkimiz?

Kötü haber vermek istemem ama “bilinçli” halimize bile pek hâkim değiliz aslında.

Bilinç düzeyi hakkında farkındalık kazanmak ve bu düzeyi kontrol edebilmek için yeteri kadar bilgi sahibi olmadan önce oluşan ve gelişen, içerisine pek çok şey kodlanan bir bilinçaltına sahibiz. Değiştirebildiğimizi sandığımız şeylerde bile başarı yüzdemize beynimiz karar veriyor aslında.

Bilincimizin dinlendiği zaman uyku zamanı, rüya zamanıdır. Freud’un dediği gibi rüyalar kabul görmeyen ve bastırılmış duygu ve düşüncelerin yansımasıdır. Peki, neden bu “istenmeyen” duygu ve düşünceler beyin uyku durumundayken canlanır?

Cevap çok basit; çünkü bizler uyurken beynimize müdahale edemeyiz. Gün içinde (uyanıkken) farkında olmadan beyne fiziksel olarak müdahale ederiz. İçilen kahve, yenilen yemek, yapılan egzersiz, toplum tarafından uygun görülen kalıplar ve benzeri durumlar, fiziksel olarak beynimiz üzerinde etkisi olan değişkenlerdir. Bu fiziksel değişkenler duygu ve düşüncelerin normal seyri için gerekli malzemelerdir.

Yani diyeceğim o ki, düşüncelerimiz, duygularımız ve kararlarımız anlık oluşmuyorlar. Karmaşık bir makina işliyor arka planda. Hem de tıkır tıkır! Beyin yalnızca işimize yarayacak küçük bir kısmını bellek (bilinç) düzeyinde tutacak şekilde yıllarca çalışıyor, her şeyi kaydediyor. Kimyasal ve fiziksel olarak.

Biz bir şeye karar verdiğimizde, bir şey hakkında düşündüğümüzde hatta bir şey hissettiğimizde bile aslında olay çoktan olup bitmiş oluyor, biz sadece konudan haberdar oluyoruz. Aynen son dakika haberinin başlığını gördüğümüz ya da sayfalarca atlayıp gidip kitabın son paragrafını okuduğumuz gibi.

İlginizi çekebilir!