Biz, korku kültürünün içine doğuyoruz. Bize anlatılan evren algısında, sonsuz bir evrenin içinde dünya ismi verilen cansız ve mavi bir materyal gezegende tek başımıza yaşıyoruz. Tek başına ve kendini olası tehlikelerden koruma zorunluluğu da yaşamda kalabilmek adına korkuyu doğuruyor.

İlginizi çekebilir: 6 Adımda Korkularla Başa Çıkmak

Gelecekten korkuyoruz, geçmişten korkuyoruz ve elimizdekileri yitirmekten korkuyoruz.

Başarısızlıktan, yalnızlıktan, kabul görmemekten, başkalarının ne düşündüğünden, hastalıktan, yaşlanmaktan, ölmekten korkuyoruz. Ama en çok da yaşamaktan korkuyoruz.

Bu korku, yaşadığımız dünyadaki bencilliği, şiddeti, ayrımcılığı, öfkeyi, nefreti, kıskançlığı, bağımlılıkları, yalnızlığı ve tüm olumsuz duyguları peşi sıra getiriyor. Korku, acıyı doğuruyor. Bize affetme, el uzatma, yardımlaşma, paylaşma, sevme gibi bizi insan yapan değerlerimizi unutturuyor.

Bizi kıtlık ve darlık dünyasına hapsediyor. Biz bu kalıtsal korkuyu kendi atalarımızdan ödünç alıyoruz, “yaşamın gerçeği” olarak algılıyoruz ve kaderimiz zannediyoruz. Bilinçaltımızda, bu korku çevresinde inançlar geliştiriyoruz.

İçimizde çok fazla korku var. Fakat biz onunla hiç karşılaşmıyor, onu hep görmezden geliyor, başka tarafa bakıyor ve ondan sürekli kaçıyoruz. Çünkü korku, can yakıyor. Bizim acıdan kaçmak ve zevke tutunmak gibi bir alışkanlığımız var.

Ama artık öyle bir döneme giriyoruz ki bilimin tinsellikle birleşmeye başlamasıyla beraber, bu korku dolu gerçeklik gücünü yitirmeye başlıyor.

Bize öğretilmeyen konu, her birimizin içinde korkunun ve doğurduğu acının gözlerinin içine bakacak ve onu sevgiye, merhamete, anlayışa dönüştürecek gücün olduğu. Eğer dünyada barış mümkünse, bu barış devrimini yaratacak olan bu yüzleşme gücüne sahip olmamız.

Biz yeni bir kültür, yaratabiliriz. Daha barış, sevgi ve anlayış dolu bir kültür. Mahatma Gandhi’nin de dediği gibi, dünyada görmek istediğimiz değişimin kendisi olarak.

Peki kuantum fiziği ile korkuları dönüştürebilir miyiz?

Alternatif bir gerçeklik algısından bahsedelim. Bu koskocaman evren; tek başımıza olmadığımız, aksine birbirimize ve tüm yaratılışa sımsıkı bağlı olduğumuz ve korkacak hiçbir şeyin olmadığı, sınırlı zaman ve mekandan bağımsız, sınırsız bir potansiyel evreni olsaydı?

Ya yaşamımızdaki her detayı, düşünce gücümüzle biz yaratıyor olsaydık?

Kuantum bilimi, bugün tam olarak bunu söylüyor. Hatta bilim insanları bulduklarını nasıl yorumlayacaklarını bilemediklerini de açıkça ifade ediyorlar. Çünkü bu bulgular, tüm gerçeklik algımızı değiştirecek nitelikte.

Kuantum fiziği bulgularına göre:

  • Madde dahil her şey temelde titreşen enerji dalgaları. Yani bize materyal gerçeklik gibi görünen her şey, aslında yüzde 99.9999999 boşluk. Sadece yüzde 0.00001’i fiziksel madde.
  • Yaşadığımız evren, atomaltı parçacık seviyesinde cansız, materyal bir evren değil. Tam tersine, zeka ve bilinç dolu bir titreşim okyanusu.
  • Bu seviyede evrendeki her şey, insanlar da dahil olmak üzere birbirimize bağlıyız.
  • Kuantum modelinde fiziksel evren, iç içe geçmiş, birbirine bağlı, birleşik bir bilgi alanı, potansiyel olarak her şey ancak fiziksel olarak hiçbir şey.

İlginizi çekebilir: Bilinçli Farkındalık ile Yeni Bir Gerçeklik Yaratmak

Yaratım sürecinde önümüzdeki engeller nedir?

Kuantum fiziğin bulgularına göre, biz bu sonsuz potansiyele sahip olan bilgi alanını duygu, düşünce ve niyetlerimizle şekillendiriyoruz. Yani gerçeği yaratan bizim algımız. Odağımız neredeyse, onu yaratıyoruz. Ancak biz, çoğu zaman odağımızın nerede olduğunu ve onu kullanmayı bilmiyoruz. Buna dikkat etmiyoruz.

Otomatik olarak alışkanlık üzere odaklanıyoruz çünkü. Dikkati doğru kullanmayı öğrendiğimizde ise, kendi irademizle gerçeği yaratabilir hale geliyoruz.

Dünyaya geldiğimizde duygularımız son derece körpe ve savunmasızız. Bu duygular incindiğinde, sevgisiz bırakıldığımızda, kalbimizde ihtiyacımız kadar şefkat ve aidiyet hissetmediğimizde, hastalıklarda, savaşlarda, biri bizim isteğimiz olmadan bedenimize dokunduğunda, aşağılandığımızda ya da şiddete maruz kaldığımızda, sevdiklerimizden ani kopuşlarda, aslında en temelinde yoğun sevgisizlik anlarında beden şoka giriyor. Bu anı da duygusal olarak kilitliyor. Beyne “yüksek tehlike” alarmı veriyor ve sistem kendini korumaya alıyor. Buna “travma” deniyor.

Travmanın illâ trajik olması gerekmiyor. Kreşe bırakıldığı gün dahi yoğun bir terk edilmişlik hissedebilir insan. Hassas bünyeler -özellikle empat bünyeleri- yüksek şefkat ve korunma ihtiyaçlarından dolayı en ufak sevgisizlik belirtisinden dahi travmatik olabiliyorlar.

Travmatik bünye bu geçmişi, geleceğe yansıtıyor. Bu travmanın etrafında geliştirdiği inanç ve iç seslerle yaşamını sürdürüyor. Yani bir anlamda geçmişi hiç bırakmadan yeni bir gelecek yaratmaya çalışıyor. İçeride kilitli kalmış, çözülmemiş bu duygu düğümleri ise yaşamımızı karanlıklaştırıyor.

İlginizi çekebilir: Aile Geçmişindeki Travmalar İlişkinizi Etkiliyor Olabilir Mi?

İyi haber…

Bilim bugün, travmayı iyileştirmenin, geçmişi geçmişte bırakıp, iyileşmenin, şu ana dönmenin ve yepyeni bir gelecek yaratmanın yolu olduğunu söylüyor.

Nöroplastisite, beynin yaşamı boyunca yeni sinirsel bağlantılar kurarak kendini yeniden düzenleme yeteneği. Eskiden insan beyninin belli bir yaştan sonra değişmediği düşünülürken, yeni bulgular davranışlarla birlikte nöronlar arasındaki bağların da değiştiğini ve yeni nöral ağlar kurulabileceğini ortaya çıkardı.

Bu durumun değişebileceğini bildikten sonra zor olan kısım ise yaşamı tasarlamak üzere kolları sıvamaya karar vermek. Çünkü bu süreç, uzun ince bir iç yolculuğa çıkarıyor bizi. Konfor alanımızdan çıkma, sürüden kopmuşluğun getirdiği ait olamama duygusu, vicdanımızla yüzleşme, kurban psikolojisine veda, korkuya meydan okuma, alışkanlık değiştirme gibi çeşitli rahatsızlıklarla birlikte geliyor.

Bugüne kadar bu yana yüz vermeyişimizin sebebi de bu müthiş sancı. Çünkü diğer taraftan konforsuz bile olsa, alışkanlık üzere korunma mekanizmalarımızı devrede tutmak daha kolay.

Biz, nefes aldığı her an evrim geçirmesi mümkün olan varlıklarız. Değişim yolunu seçtiğimizde, özgürleşiyor ve bize sunulan sonsuz yaşam alanını kullanabilir hale geliyoruz. Bu konforsuzluğu göze aldığımız zaman, korku dolu bilinçaltı evreninden, sevgi dolu bilinçli hayata geçişimizi kucaklayabiliyoruz.

** Dr.Joe Dispenza’nın araştırmalarından esinlenilmiştir.