Fotoğraf: One Day/vulture.com

Eskiden bizim memlekette aşk; gizli saklı yaşanan, çekingenlikle utangaçlık arasında genellikle erkekten kadına doğru yönlenen, kadınların hissetmesi ayıp, birçok kadın tarafından tadılmayan, tadılsa da “kolay” görünmemek adına gizlenmesi uygun görülen, fazlaca da ulu orta konuşulmayan bir duyguydu.

Öyle el ele sokaklarda yürümeler, öpüşmeler falan pek edepsizlikti. Eğer mahallelinin ve akrabaların diline düşmek istemiyorsan edebini takınman gerekiyordu. 70’lerde Avrupa görmüş varlıklı genç nesil için işler bir nebze daha rahatlamış olsa da, memleket genelinde halen daha tutuculuk tamamıyla uzaklaşmamıştı.

Annemle babam flört etmeye başladıkları zaman, babam annemin elini tutmak için isyan bayrağını çekmek zorunda kalmış mesela, “Armut gibi yürümek istemiyorum yanında!” diye… Tıp fakültesinde okuyan, reşit bir öğrenci bile olsa kadın tarafı “işin adını koymadan” el tutmaz, mahallelinin, akrabaların, eşin dostun diline düşmezmiş o zamanlar. Ancak yüzükler takılınca el ele tutuşup yürüyebilirsin, o zamana kadar armutsun.

Günümüzde ülkemiz sınırları dahilinde serbestçe aşk yaşamanın ne denli mazur görüldüğü hala bile tartışma konusu olsa da geçmişteki kadar tutucu olmadığı da bir gerçek. Bizim nesil için işler farklı bir renk aldı. Ha masa altından gizli saklı, ha alenen, ulu orta hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu aşk.

Kadınlar olarak, evlenmeyeceğimizi pekala bildiğimiz adamlarla da aşk yaşadık.

Birçoğumuz evlendiğimiz insanlarla evlenme kararı alana kadar bir devrildik bir evrildik, defalarca kalbimiz yandı, kırıldı, sevgililerden sevgili beğendik. Doya doya, süründüre süründüre, yıprata yıprata, yırta yırta, evire çevire tattık aşkı! Bıktık bıraktık. Bıkıldık, bırakıldık. Aldattık, aldatıldık. Serbestçe suyunu çıkardık. Sonra bir noktada bazılarımızın durası geldi. Evlendik. Ya da uzun vadede beraberliklere baş koyduk.

Bazılarımız tek bir tanesi yerine bir çok ruh eşine inanarak, kimimiz de inanmayı bırakarak yola devam ettik. Aşkı istediğimiz kadar mıncık mıncık yapmakta, onu istediğimiz gibi kullanmakta özgürdük. Kadınlar olarak ülkemiz topraklarında her zaman cinselliğimizi kısıtlayıcı faktörler oldu olmasına ama (kendi kafamızda bu işi bastırmaya ve iffet meselesi haline getirmeye karar vermemişsek) bir şekilde baskıdan gizli saklı da olsa yırttık kurtulduk. Bizim dönemimizde “aşk” yasak değildi.

Birçoğumuz yaşadığımız devirde birbirimizi görerek, severek, sevgili olarak evlendik. Bir zaman geçtikten sonra aşkı boş verip ilişkilerimize sevgiyle, huzurla, kimi zaman itiş kakışla ama en azından tanıdık bir insanla nefes alıp vererek geçirmeye razı olduk. Hatta kimimiz, ilişkisi artık tüm fonksiyonlarını yitirmiş bitkisel hayattaki bir hastaya dönüşmüş olsa bile vazgeçemedi. Her gün de ilişkilerinin içinde can vermeye devam etti.

Alışkanlığın uykulu aromasını dışarıdan gözlemleyenler ise oyuna devam etme, hiç o yüzüğe bulaşmama kararı aldılar. Kimimiz de bir noktadan sonra can havliyle yüzüğünü fırlatıp attı. En başta birbirimize sırılsıklam aşık olmuş olsak bile bir zaman sonra aşkın sevgiye dönüştüğü, heyecanını yitirdiği konusunda genel olarak ortak karara vardık. Hatta kimimiz için, sevgi de geçiciydi.

Aşk tanrısallığından soyunup sevgiye döndüğünde ne oldu?

Aşkla başlayan ve sonrasında sevgiye dönüşen ilişkileri çok duymuş, gözlemlemiş, onlara inanmışızdır. Ama sevgiyle başlayıp, aşka dönüşen bir ilişki azdır. Yoktur belki de. Aşık olduğumuzda birbirimizi tanrılaştırırız. Ama sonra araya karanlık taraflarımız girer. Aşk tanrısallığından soyunur, dünyaya düşer ve ya sevgiye döner ya da birbirimizden haz etmemeye başlarız.

Bugün birçoğumuzun kafasında ilişkilerle ilgili soru işaretleri var. Hem aşkı özlüyor, hem sevginin rutinine ve huzuruna alışıyor, bir yandan da alışamıyor, ama alışmamız gerektiğine inanıyor, kendimizle çelişiyor, başka adamları/kadınları hayal ediyor, sonra bundan utanıyor, itişip tepişiyor, öğrendiklerimizle hissettiklerimiz arasında gidip geliyoruz.

Doğrularla yanlışlar birbirini götürüyor, ahlakla ahlaksızlık, güvenle macera, okyanusla liman arasında mekik dokuyor, bir türlü tam bir huzura eremiyoruz. Çoğumuzun en büyük sevdası dışarıdan mükemmel görünmek. Oysa içeride yaşadıklarımızı bir biz biliriz bir de -inanıyorsak- Allah.

Günümüzde ilişkiler çetrefilli bir halde. Tabiri caizse çoğumuz “sürünüyoruz”.  Bunun pek çok sebebi var. Sri Sri Ravi Shankar’a göre, başlıca sebep bencilleşmemiz. Eskiden kendimiz hakkında bu kadar endişelenecek vakit yoktu. Çünkü sorumluluk çoktu. Çocuklar, aile, anneanne-dede, iş-güç, toplumsal sorumluluklar derken birbirimize saramadan uykuya dalıyorduk. Çünkü toplu yaşamın götürüleri kadar getirileri de var.

Dünyaca ünlü bir ilişki terapisti olan Esther Perel, “Modern hayatta, tüm köyün sorumluluğunu bir kişiye yüklüyoruz.” diyor.

Haklı.

Eşimiz her şeyimiz haline geliyor, çekirdek ailemizin içinde maddi ve manevi pek çok gereksinimimizi o karşılamak durumunda kalıyor. Günümüzde daha yalnız ve daha bencil bir dünyanın içindeyiz. Tüm ilişkilerimiz ve evliliklerimiz “Ben ne katabilirim?” ile değil, “Ben ne alabilirim?” sorusuyla can çekişmeye başlıyor.

Daha fazla katabilmek, daha çok paylaşabilmek için ise önce kendi manevi kabımızı doldurmamız gerekiyor. Onun için de yaşam enerjisini yükseltmek ve önce olumsuz duygu ve düşüncelerimizle başa çıkabilmeyi öğrenmek şart! 

İlginizi çekebilir!