José Ortega Y Gasset, “Sevgi Üstüne” adlı kitabında, “Kendimizi oynayan bizler, toplumsal çevrenin ya da istemimizin organizmamız üzerinde yarattığı ve gerçek yaşamlarımızın şimdilik yerine geçen yapay etkilerin dürtüsüyle konuşur ve davranırız. Okur bir an durup da kendini çözümlemeye girişirse, “kendi” fikri ve duygularının büyük bir kesiminin kendisine ait olmadığını, bunların kişisel ben’inden kendiliğinden doğmadığını, tersine yoldaki tozun gelip yolcunun üstüne konması gibi, toplumsal çevreden gelerek onun içindeki en derin koyakta birikmiş başıboş fikirler ve duygular yığını olduğunu şaşkınlıkla -belki de korkuyla- keşfedecektir.” diyor.

“Buna benzer bir deneyimi 19 yaşındayken irkilerek yaşamıştım.”

Neyi satın alacağımıza, nereye gideceğimize, ne yiyeceğimize, ne düşüneceğimize, nasıl mutlu olacağımıza, nasıl hissedeceğimize, neye inanacağımıza hep birileri bizim adımıza karar veriyordu. Aslında mutlak özgürlük içinde kendi kararlarımızı verdiğimizi zannederken, hipnoz altında yaşadığımızı fark ettim. Birçok şeyi otomatik pilota bağlamış olarak “benim gibilerin” yaptığı şekilde yapıyor ve fazlaca da üzerinde düşünmüyordum. Kendi çapımda asi olduğumu zannederken başkaldırımın bile sıradanlığına şahit oldum.

İçinde yaşadığımız sistem, ailelerimiz, arkadaşlarımız, kültürümüz ve elbette bu kültürü oluşturan medya tam olarak nasıl yaşamamız gerektiğine çoğu zaman bizim adımıza karar veriyor. Başkaldırımızın boyutu bile bize belirlenen sınırlar dahilinde. Doğduğumuz andan beri özellikle anne ve babalarımızın, sonra kültürün, çevrenin, sevdiklerimizin sesleri ve maruz kaldığımız medyanın çığırtkan sesi içimizdeki bir iç sesi oluşturuyor. En nihayetinde hangileri gerçekten bize ait, hangileri bize aşılanıyor ayıramaz hale geliyoruz.

“Başarının, mutluluğun, ideal yaşamın, zenginliğin, kabul görmenin, yükselmenin ve daha pek çok eşiğin formülleri elimize tutuşturulan yol haritalarında.”

Doğru veya yanlış, iyi veya kötü, ayıp veya günah varsaydığımız pek çok şeyi öyle öğrendiğimiz için öyle var sayıyoruz. Çoğu zaman bir durup düşündüğümüz, kendi süzgecimizden geçirdiğimiz ve kendi adımıza buna karar verdiğimiz için “bu budur” demiyoruz!

Bu iç kalıplar, kavramlar, kararlar, kısacası dünya görüşümüz zamanla içinde kendimizi tutsak ettiğimiz bir hapishane haline geliyor. Hem de özgür olduğumuzu zannederken! Sürekli bir iç sıkıntısı ve huzursuzluğa sebep olan karanlık bir bölge var içimizde; ortada hiçbir neden olmasa bile.

“Oysa insanda, bu hapis hayatından kurtulma, özgürleşme arzusu ve yetisi kalıtsal.”

Yolunu bilmiyoruz sadece, çünkü hayatımızın hiçbir aşamasında bize öğretilmiyor. Aslında yoga; tam anlamıyla özgür olabilmenin yollarını gösteren bilim dalı. Öğrendiklerimizden soyunma, içine sıkıştırıldığımız fanusu kırma, yeni alışkanlıklar edinme ve öğretilmiş gerçeklikten çıkıp, kendi gerçeğine yürüdüğün patika yoga. İlk aşama; hapis yaşadığını fark ederek, bunu sorgulamaya başlamak.

Bu sorgulamaya girdikten sonra insan bu süreçte sıkça kendi egosuyla ve karanlık yanlarıyla tanışıyor. Tanıştıkça tutunması ve bırakması gerekenleri, boşaltması gereken yükleri, onu kendinden, kendi gerçekliğinden uzaklaştıran elementleri ayrıştırabilmeye başlıyor. Zihni rahatlıyor, bedeni rahatlıyor ve muhakeme yetisi artıyor.

Çoğu zaman var olup olmadığından bile emin olamadığı ruhuyla tanışıyor ve onunla daha yakın temasa geçiyor. Zaman zaman eski gerçeğine, eski alışkanlıklarına ve hapis hayatının konforsuz konforuna geri dönmek, oraya sığınmak istese de tüm bu zorluklara rağmen yola devam ettiği takdirde fark etmeye başladıkları, şartlanmışlığını aşması ve yaşamındaki dönüşüm sayesinde “herkes gibi”likten kurtularak “kendi gibi” olma yolunda ilerliyor. Kendi gibiliği insana koşulsuz mutluluğu, var oluş neşesini, sağlığını ve bu sayede ortaya koyduklarıyla hayatın anlamını geri kazandırıyor.

Konu ile ilgili “daha fazla” bilgiye aşağıdaki yazılardan da ulaşabilirsiniz:

Foto kaynak: Instagram @theyoginist