“Ne çelişkidir ki; son derece karmaşık aletlerin kullanımını öğrenmek zorunda kaldığımız yüksek teknoloji dünyasında yaşasak bile, çoğumuza, en basit, en temel bilgi olan, dengeli beslenerek sağlığımıza kavuşma bilgisi son derece zor ve karmaşık geliyor.” Denny Waxman

Yiyeceklerle aramda dengesiz bir ilişki baş gösterdiğinden beri sağlıklı bir birey olarak topluma karışmanın yollarını arıyorum. Bu çaresiz arayış, zaman içinde bizden özenle saklanmış kadim bilgilere sürükledi beni. Başlangıçta başvurduğum hızlı-çabuk moda diyetlerden bir iş çıkmayacağını anlayınca, daha bütünsel yollara yöneldim.

Sağlığı doğru tanımlamanın, gerçekten sağlıklı olmanın ve onu korumanın yollarını bütün samimiyetimle yıllarca aradım. Çünkü, sağlıklı olmak istiyordum ve o duygusal iniş çıkışlarla, öfkem ve tuhaf beslenme biçimlerimle, vücudumda herhangi bir hastalık oluşmamış olsa bile, kendimi “sağlıklı” olarak tanımlayamayacağım da ortadaydı…

Annem ve babam tıp doktoru oldukları için batı dünyasındaki sağlık anlayışıyla haşır neşir büyüdüm!

Bir kere bizim kültürümüzde hasta olmayan doktora gitmez. Doktora gitmen için iyice hasta olman lazım. Batı anlayışı, insanların fiziksel veya ruhsal olarak hasta olmaları halinde, onları ilaçlar yoluyla semptomatik olarak tedavi etmek üzerine kurulu. Günümüzde doktorlar hastalarının düşünceleriyle, duygularıyla, yaşam stilleriyle hastalıkları arasında herhangi bir bağ kurmuyorlar.

Doktorun görevi, belki de hayatında ilk kez gördüğü hastaya teşhis koymak, ilaç yazmak, ya da ameliyat edip eve göndermek. Artık kanıksanmış olan bu görev, yadırganmaz, yargılanmaz. Hastalığın tekrar ederse, tekrar ilaç alırsın. O ilaç sana iyi gelmezse, başka bir ilaç alırsın. Sinirliysen sinir ilacı alırsın, depresyondaysan antidepresan alırsın, uyuyamıyorsan uyku ilacı alırsın, gripsen antibiyotik alırsın, menopozdaysan hormon alırsın. Beni yanlış anlamayın. Batı tıbbına da, doktorlarına da hürmetim sonsuz. Yüce bir meslek doktorluk. Hasta olduk mu onların ellerine teslimiz. Sadece, batıda eksik kaldığını hissettiğim bazı konuların altını çizmek istiyorum.

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre “sağlık”; “sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil, kişinin bedenen ruhen ve sosyal yönlerden tam bir iyilik hali.”

Sokaklarda yüzü gülmeyen, öfke ve gerginlik içinde ama fiziksel, zihinsel ve ruhsal yönlerden tam bir iyilik halinde olduğunu düşünen ne kadar çok insan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Herkes kör topal ilerliyorsa, sizin iyi olmadığınız göze batmaz ki…  Kendiniz de dahil olmak üzere, haliniz kimseye tuhaf görünmez. Ama bu sağlıklı olduğunuz anlamına da gelmez. O halde “fiziksel, zihinsel ve sosyal yönlerden tam bir iyilik halinde” olduğumuzu nereden bileceğiz?

Batının sağlık anlayışına göre, hasta olana kadar hiç bilemeyeceğiz… Endişelerimiz, korkularımız, uykusuz gecelerimiz, öfkeli hallerimiz, hep sözde sağlıklı yaşamımızın birer parçası olarak kalacak. Ne de olsa fiziksel olarak hasta değiliz henüz. Zaten bu haller herkeste var.

“Hastalıktan azade bir beden, titremeyen nefes, stressiz bir zihin, engelsiz bir zeka, takıntılardan arınmış bir hafıza, herkesi içine alan bir ego ve azaptan kurtulmuş bir ruh her insanın doğuştan hakkıdır.” Sri Sri Ravi Shankar

Eski dönemlerde doktorlar, insanları hasta etmemek üzere çalışırlardı. Sade bir yaşam biçimi, düzenli hareket, mevsimlere ve biyolojik ritme uygun bir şekilde günlük düzeni belirleme, beslenme ve düzenli uyku yoluyla hastalıkları önlemeyi, insan bünyesini dengede ve sağlıklı tutmayı hedeflerlerdi. O dönemde, hastalık ortaya çıkana dek beklemek diye bir şey yoktu.

Modern tıp, hasta olana kadar hiçbir önlem almamakla kalmıyor, hasta olduğunda ise, insanın sadece bedenden oluştuğunu varsayarak tedavi uyguluyor. Hastalığın fiziksel bedende oluştuğunu varsaydığı için hastanın beden, zihin ve ruh bütünlüğünü değil, hastalığı iyileştirmeye çalışıyor. Hastalığın psikolojik ve yaşam biçiminden kaynaklanan yönlerini çoğu zaman unuttuğu için tedaviler kalıcı olmuyor.

Holistik (bütünsel) anlayışla sağlığa yaklaşan diğer bilimler

Çin tıbbı, Ayurveda ve Makrobiyotik gibi tedavi sistemleri ve daha pek çok terapi metodunda tedavilerin sadece semptomatik değil, kişinin zihin-beden-ruh dengesini sağlama ve en önemlisi de kişiyi tam bir sağlık haline kavuşmak için yaşam biçimini doğanın düzenine göre ayarlama prensibi üzerine kurulu, kalıcı ve bütünsel bir anlayışla ele alındığını fark edersiniz.

Evrensel prensipler üzerine kurulu olan bu sistemler, evreni insandan, insanı ise kendi doğasından ayırmıyorlar. Sadece hastalığa ve hastalığın semptomlarına odaklanmak yerine, insanın zihinsel, sosyal faktörlerini ve yaşam biçimini de göz önünde bulundurarak, onu zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak bir bütün olarak ele alıyor; insana, kendini “tam” hissetmesi yolunda rehberlik ediyorlar.

Bu doğal tedavi sistemlerinin yan etkileri yok. Bu bakış açısına göre hasta olmak vücudun verdiği son sinyal; en son aşama! Genellikle hastalık, fiziksel raddeye varmadan teşhis edilip, önlem alınıyor. Bu uzundur unutulmuş, gün yüzüne çıkmamış, modern hayatın hızında barınamamış yolda önemli olan, geçici kısa çözümler değil; yaşam biçimini, hasta olmamak adına, insan doğasına en uygun şekilde sürdürülebilir olarak düzenlemek.

Holistik tıp, en güçlü ilacın koşulsuz sevgi ve destek olduğuna ve tüm insanların içinde iyileştirici güç barındırdığına inanıyor.

Hastanın hastalık değil, bir insan olduğu gerçeği hakim. Buna göre hasta iyileşirken, hasta ve doktor bir takım olarak çalışır ve hastanın hayatının her yönüne hitap eden bir tedavi yolu izleniyor. Bütünsel tedaviler, sadece hastalığın semptomları yok etmekle kalmıyor, sebebini de yok etmeye yöneliyorlar.

“Sağlık, hastalandıktan sonra ilaç almak değil; hastalanmamak için uyku saatlerini, beslenme biçimini, yaşam şartlarını ve ritmini, insanı kendi doğasına yaklaştıran günlük ritüelleri de içeren, sadece bedeni değil, zihni ve ruhu da iyileştiren bir yaşam biçimi benimsemek.”

Bütünsel sağlık sistemlerinde “sağlık” bir yaşam biçimiyse, modern hayatta da “hastalık” bir yaşam biçimi. O kadar acı ki; çoğumuz tam olarak sağlıklı olmanın ne demek olduğunu bilmiyoruz. Sohbet ettiğim pek çok kişi, “aman canım ne var, ben gayet de sağlıklıyım” diyor, ben de soruyorum “Evhamlı ve endişeli misin? Uykuların nasıl? Sık sık öfkeleniyor musun? Sabah kalktığında ağrıların oluyor mu? Ne sıklıkta neşelenip, gülüyorsun? Sıkı dostlukların var mı? Dostlarınla neler konuşuyorsun? Dedikodu yapıyor musun? Sıkça şikayet ediyor musun?”

Beden-zihin ve ruhtan oluşan insan sistemine nasıl sahip çıkacağımız, ona nasıl bakacağımız konusunda hiçbir şey öğrenmeden, hayata bırakılıyoruz. Bize tahsis edilen aracı çarpa çarpa kullanıyor, bakıma onarıma sokmuyor, sonra da “O-oooo! Hasta oldu” diye şaşırıyoruz.

Konu ile ilgili “daha fazla” bilgiye aşağıdaki yazılardan da ulaşabilirsiniz: