YAZAN: MÜGE SYEHAN ÖZTÜRK

Memento Mori, yani “öleceğini hatırla”. Stoacı filozof ve eski Roma İmparatoru Marcus Aurelius bu sözün her gün kendisine fısıldanmasını istemiş. Kökeni Sokrat’a kadar giden ölümlülük üzerine tefekkür, Helenistik felsefenin önemli akımlarından Stoa okulunun başlıca pratiği. Aynı fikir Budizm’de de “maranasati” olarak geçiyor. Farklı inanç ve felsefelerin sahiplendiği bu önemli içgörü özünde şunu anlatıyor; ölümü hatırladığımızda daha mutlu bir yaşam sürebiliriz. Peki, nasıl?


Ölümü nasıl algılıyoruz?

Özellikle Batı toplumlarında, çoğumuz ölümü iyi şekilde okumuyoruz. Ölüm çoğu insana korkutucu geldiğinden, bu duyguyla baş etmek için çeşitli mekanizmalar geliştiriyoruz. En sık yaptıklarımız ise; düşüncesini dahi hızla zihnimizden uzaklaştırmak, ondan hiç bahsetmemek ya da üzerinde durmamak.

Bazense olumlu yönde motive oluyoruz. Özellikle sevdiğimiz biri bir yakınını kaybederse, bir tanıdığımızın hastalık haberi gelirse hemen hatalarımızdan ders alacağımıza, tasvip etmediğimiz davranışlarımızı düzelteceğimize dair kendimize telkinler veriyoruz. Belki büyüklerimizi arayıp hâl hatır soruyor, eşimize ya da sevgilimize karşı daha uyumlu davranmaya çalışıyoruz. Fakat, bu davranış değişikliğine kabul değil korku duygusuyla gidiyoruz. Oysa korku, gel-git gibi değişken bir duygu olduğundan, bir an yükselip bir an çekiliveriyor. Ve geri çekildiğinde kendimize verdiğimiz telkinler de aynı hızda sönüp gidiyor.

O nedenle ölümün korkutucu bir şey olduğu fikrinden uzaklaşmamız ve bunu kabule geçmemiz gerekiyor. Şu hayatta değişmeyen yegâne gerçek zaten bir gün öleceğimiz değil mi? 

Hayatta olmakla yaşamanın farkı

Zincirlikuyu mezarlığına “Bir gün her canlı ölümü tadacaktır.” yazısı asıldığında çıkan tartışmaları hatırlarsınız belki? Çok fazla insan tepki göstermiş, bunun her gün hatırlatılması depresif bulunmuştu. Halbuki öleceğini hatırlayan, hayatı da unutmazÖlüm hiç yokmuşçasına hareket etmek, hayatı dolu dolu yaşamayı törpüleyen en temel unutkanlıktır. Öte yandan, hayatta olmak “yaşamaya” karşılık da gelmiyor. Hayatta olmak ayrı, yaşamak ayrı!

Mesela siz… Bu satırları okuduğunuza göre hayatta olma lütfuna sahipsiz. Peki, hayatı nasıl deneyimlersiniz? Sıradan şeylerdeki basit sevinçleri yakalar mısınız? Kendinizi kaybetmekten korkmadığınız anlar yaşar mısınız? Yoksa sınırlarınızın dışında kalanlarla ilgilenmez ve imkânsız denen şeylere hemen sırt mı çevirirsiniz? Yargıladığımı düşünmeyin sakın. Zaten doğamız böyle. Sinir araştırmaları günümüzün büyük kısmını otomatik pilotta, bilinçaltı tarafından tetiklenen otomatik davranışlarla, geçirdiğimizi kanıtlıyor. Yani modern çağ insanı hayatını bir önceki gün gibi yaşamaya fazlasıyla meyilli. Bu hayat tabii ki son derece konforlu. Ta ki koca bir yılı hiçbir şey yapmadan geçirdiğimizi fark edene kadar. İşin sırrı bizi hayata sarılmaya teşvik eden tek kavramda yatıyor; memento mori: ölümü hatırlamak.

Yaş almanın yaşam sevinci üzerine etkisi

Hayatın anahtarının ölümde olduğunu düşünmek rahatsız edici gelebilir. Ama kendinize şunu sorun; sizi bu hayatta ne motive eder? Size “yaşlanmak” üzerine 1993-2005 yılında yurtdışında yürütülmüş çok kapsamlı ve ciddi bir araştırmadan bahsedeyim. Stanford psikoloji profesörü ve Ömür Uzunluğu Merkezi direktörü Laura Carstensen ve ekibi on yılı aşkın bir süre boyunca 18 ila 94 yaşları arasında 180 kişiyi izleyerek duygusal deneyimlerinin yaşlandıkça nasıl değiştiğini takip etmişler. Bu çalışma neticesinde insanların yaşlandıkça en az genç oldukları zamanki kadar pozitif duygular fakat çok daha az negatif duygu deneyimlediklerini, hayatı daha dengede ve olumlu yaşadıklarını ortaya koymuş. 

Carstensen’e göre yaşlanmanın bir paradoksu varsa, o da sonsuza kadar yaşamayacağımızı kabul etmenin hayata bakış açımızı olumlu yönde değiştirdiği. Zaman çizgisinin gençlik yıllarımızda uzun ve belirsiz olduğundan hayatı keşfetmeye çalıştığımızın, risk aldığımızın, fakat yaşlandıkça zaman çizgimizin kısaldığının ve hedeflerimizin değiştiğinin altını çiziyor Carstensen. Sonsuz bir zamana sahip olmadığımızı fark ettiğimizde önceliklerimizi daha net gördüğümüzü, önemsiz konulara takılmadığımızı, hayatın tadını çıkarmaya odaklandığımızı, daha fazla minnet duyduğumuzu, uyumlu ve uzlaşmacı hareket ettiğimizi ve en vurucusu da hayatın duygusal açıdan daha önemli kısımlarına yatırım yaptığımızı ifade ediyor. 

İnsanoğlu olarak ölümün farkına vardıkça hayata daha çok sarılıyor, insanları, hayatı ve onu doyasıya deneyimlemeyi daha önemser hale geliyoruz. 

Ölüm farkındalığı bize ne getirir?

Şimdi bir düşünün; her gün kendimize ölümlü olduğumuzu hatırlatan birkaç dakika ayırsak hayatımız nasıl olur? Bu farkındalığa varmak;

  •  Hayatta olmakla yaşamak arasındaki eşiği geçmemizi sağlar.Sürekli geçmişin hezeyanlarında ya da gelecek kaygısında değil, hayatın gerçekten aktığı şimdi de yaşama becerisi geliştirmemizi sağlar. 
  • Hayatımızın o ana kadar önemsemediğimiz, küçümsediğimiz yanları için minnet duymamızı sağlar. Çevremizdeki insanlar için o güne kadar sahip olmadığımız bir empati duygusu geliştirmemizi sağlar.
  • Bizi endişelendiren hususların ya dabizi motive ettiğini düşündüğümüz maddi kazançların, başarıların artık o kadar da önemli olmadığı ayrımına varmamızı sağlar.

Hayattayken ölümü kucakladığımızda, gerçekten yaşamaya başlarız.

Hayatı nasıl doyasıya yaşarız?

Bunun için yazılı bir rehber olduğunu sanmıyorum. Ama Stoacıların bakış açısından hareketle şunu söylemek mümkün; ya bu okuduğunuz son yazınızsa? Ya son gününüzse bugün? Sizin için ne, kim önemli hale gelirdi? Kime telefon açmak, kime “Seni seviyorum.” demek isterdiniz? Kimden özür diler, helallik alırdınız? Kimi affederdiniz? İnsanın perspektif ve önceliklerinin bu bakış açısıyla yaklaştığımızda nasıl değiştiğini hissedebiliyor musunuz? 

  • Önceliklerinizi yeniden belirleyin.
  • Anda olun ve sizin için önemli olan şeylere odaklanın.  
  • Hayatınızdaki güzel insanların kıymetini bilin. Kaybettiklerinizle içinizden geliyorsa yeniden bağ kurun.
  • Annenizi, babanızı, kendinizi affedin.
  • Kırıldığınız insanları affedin. İçinizden geliyorsa kısa bir mesaj atın. 
  • Kendiniz olun ve kendinizi olduğunuz gibi kabul edin. 
  • Kalbinizi dibine kadar dinleyin.
  • Hayattaki küçük şeylerden keyif alın.
  • Sahip olduğunuz her şeyi; sıkıntılarınızı bile takdir edin. Bilin ki size bir ders vermek için varlar. O derslere açın. 
  • Bol bol gülümseyin.
  • Nefes alın.
  • Tanımadığınız insanlarla selamlaşın. 
  • Daha önce hiç denemediğiniz bir yemek yiyin, müzik dinleyin. 
  • Takdir ettiğiniz birine bunu söyleyin.
  • Gideceğiniz yere farklı bir yoldan gidin.
  • Cesaret edemediğiniz bir konuda şansınızı deneyin. 
  • Bir korkunuzla yüzleşin. 
  • Hep denemek istediklerinizi deneyin.
  • Söylemeye çekindiklerinizi söyleyin.
  • Vakit öldürmek için yaptıklarınızdan vazgeçin, o vakti kıymetli kullanın. 

Unutmayalım ki bu hayatta ne kadar zengin olursak olalım, aslında hiçbir şeye sahip değiliz. İçinde bulunduğumuz bu beden dahi, tüm dünyamız ve içindeki her şey bize birer emanet. Hayatın kırılganlığı bir zayıflık değil, güçtür. Kullanın.

Asla “şunu kaybettim” deme, sadece geri verdim de. Çocuğun mu öldü? Hayır, geri verildi. Eşin mi öldü? Hayır, geri verildi. Toprağıma el kondu! Hayır, o da geri verildi. Ama el koyan kötü bir insandı! O toprağı verenin, verilen şeyin geri alınması için kimi görevlendirildiğinden sana ne? Emanet sende olduğu sürece, sahibi olduğunu düşünmeden ona iyi bak. Tıpkı bir handa konaklayan yolcu misali

Epiktetos
Müge Seyhan Öztürk

1998 yılında Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Rennes II/Upper Brittany Üniversitesi’nde görsel-işitsel araştırmalar okuyan Müge Seyhan Öztürk, Galatasaray Üniversitesi medya ve iletişim araştırmaları yüksek lisansı sonrası bir süre özel sektörde çalıştı ve 2015 yılında ilk romanını yayınladı. Reiki ile başlayan enerji şifacılığını, İngiliz Enerjistler Birliği’nin Duygusal Özgürleşme...

DAHA FAZLASINI OKU

BLOOM SHOP