İç dünyanızı gözlemlemeye başladığınız zaman bu dünyanın çelişkilerle dolu olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. İçinizdeki çelişik dinamik, genellikle bir şeyi hem istiyor hem istemiyor.

Kendinizi gözlemledikçe iç aleminizin yanar dönerli oyunları size aşikar olmaya başlıyor. Örneğin, yemek yemeyi seviyor ama kilo almak istemiyorsunuz. Standartlarınızı yükseltmek istiyor ama çok çalışmak istemiyorsunuz. Çok zengin olmak istiyor ama dostlarınızı para yüzünden kaybetmek istemiyorsunuz belki. Köye yerleşmek istiyor, aynı zamanda şehrin size sağladığı imkanları bırakmak da istemiyorsunuz.

Çok başarılı olmak istiyor ama laga lugadan vazgeçmek de istemiyorsunuz. Yaratmak istiyor ama buna zaman ayırmak istemiyorsunuz. Eşinizle baş başa tatile çıkmak istiyor ama çocukları kimselere bırakmak istemiyorsunuz. Değişmek istiyor ama değişik bir şey yapmak istemiyorsunuz. Ve liste uzayıp gidiyor…

“Konfor alanı” sandığımız kadar konforlu mu?

İçimizdeki bu çelişkiler, çoğu zaman bize kendi kuyruğumuzu kovalatıyor. Aynı döngünün içinde hapsolup kalıyoruz. Zihin konforu seviyor. Konfor alanımız tanıdık bölge. Adının konfor alanı olduğuna bakmayın, orası da rahat değil çoğu zaman. Ama rahatsızlığı tanıdık bir rahatsızlık. Zihin, bu konforsuz konfor formunu sevdiği için de kolay kolay kıyıları bırakmak ve okyanuslara yelken açmak istemiyor haklı olarak.

Hatta daha da ileri giderek; her iki dünyanın da en iyisini istiyor.

Size bunların imkansız olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü imkansız değiller. Kraliyet ailelerine, bir anda şansın kapısına vurduğu insanlara bakın, gayet de oluyor. Peki tüm bunlara sahip olmak, mutluluk, huzur, sağlık ve hayatın daha derin başka anlamlarını beraberinde getiriyor mu? Getirmiyor.

Başarı, ün ve zenginlik yaşamdaki arayışlarınıza cevap mı?

Jim Carrey’nin de dediği gibi, “Umarım bir gün herkes çok zengin ve çok ünlü olur, bütün hayallerine kavuşur ve nihayetinde cevabın bu olmadığını anlar.” Cevap değil elbette tüm istediklerimize ulaşmak. Hatta Budist öğretiye göre, en büyük zenginlik arzulardan azade bir yaşam.

Ama yeni yıl yaklaşırken, bu yazımda, bu isteklerin gerçekleşmemesinde araya giren ve vuku bulmalarını zorlaştıran bir faktörden bahsedeceğim, o da “inanç faktörü”.

Anne babalarımız, kültürümüz bize zamanında ne fısıldamışlarsa içimizdeki sesler de kulağımıza öyle fısıldıyorlar. Bilinç mantık, bilinçaltı ise duygu evreniniz. Çoğu duyguyu bilinçaltımızda kilitliyoruz.

Parayı ele alalım örneğin. Eğer kulağınıza erken yaşta fısıldayan sesler, para ile ilgili hoş olmayan duygular beslemişlerse siz de onlardan bu inançları ödünç aldınız büyük olasılıkla: Para kirlidir. Fazla para haramsız olmaz. Ben fazlasını istemeyi hak etmiyorum. Para bize gelmez. Ekmek aslanın midesinde…

Bilinçli olarak maddi imkanlarınızı arttırmayı temenni ediyorsunuz belki, ancak bilinçaltınızda sizin bile farkında olmadığınız bambaşka bir teyp dönüyor.

Bilinçaltımızda neler olduğunun çoğu zaman farkında olmayız. Eğer “ben sınırlıyım”, “o kadar da güzel şeyler hak etmiyorum”, “tek başıma yapamam”, “sınırsızı istememeliyim”, “ben buna değmem” gibi inançlar hakimse, hayatın kolaylıklarla size gelmesi yolunda bu hisler önünüzde engeller oluştururlar.

Hiç farkında bile olmadığınız inançlarınızı merak ettiniz mi?

Bu inançları değiştirebilirsiniz. “Ben her şeyin en iyisini, en güzelini hak etmiyorum”u, “güzellikleri hak ediyorum”a çevirebilirsiniz. “Strese karşı dayanıklılığım düşük”ü, “ben tüm zorluklarla başa çıkabilirim”e çevirebilirsiniz. “Aşka inanmıyorum artık”ı, “aşkların en güzeli gelir beni bulur”a, “para bize gökten yağmaz”ı, “maddi imkanlar bana kolaylıklarla gelir”e de çevirebilirsiniz.

Eğer zihin seviyesinden bu değişimi sağlayamıyorsanız, nefesinizin, yoga öğretisinin veya diğer kadim öğretilerin sağaltım teknikleri yoluyla bunu başarabilirsiniz. Acaba sizin kendi önünüze koyduğunuz taşlar, içinizdeki duygusal düğümler neler? Bu taşları keşfettikçe alıp uzaklara atmanız ve düğümleri çözmeniz de mümkün hale gelecek.

İlginizi çekebilir!